Mimarlık Eğitimi, Sosyoloji, ve Ötesi
Hasan Ünal Nalbantoğlu
@ körautonomedia
( Umur Erkman’a bir gönül borcu olarak... )
Ilk bakışta basmakalıp görünse de, yazı başlığı altında gizlenen konu doğa ve insanın tekno-bilim ve pazar mekanizmaları tarafından "hazırda-rezerv"e dönüştürüldüğü çağımızda tartışma gündemine getirilmek zorunda. Biz burada bu "hazırda-rezerv" insan gruplarından yalnızca birini, bir disiplin ve meslek topluluğu olarak mimarlığı odaklıyoruz. Artık bizimki gibi toplumlarda da baskınlaşma eğilimi gösteren şirketler ve beyaz-yakalılar dünyasının içine hızla çekilmiş olsa da, halen iç yapılanmasında direnç noktaları barındıran bir uğraş alanı. Kısacası, dışarıdan sosyoloğun görebildiği kadarıyla, mimarlık uğraşının dünyası... Herkesin kaçınılmaz olarak içinde yaşadığı pratik "gündelik yaşam/dil/düşünce"den kıvrılıp ayrışıyorken bir yandan bilim--teknoloji ve pazar ilişkilerince belirlenen, öte yandan artık eskinin tekhne (tecnh)sinin yerine iğreti oturan estetik düzleme de duyarsız kalamayan bir uğraş alanı.
Bu son nokta benim için şu bakımdan önemli: belki de estetik yansıtımla sürdürdüğü ilişki, sanatla sürekli flört içinde bulunuyor olması, öteki uğraşların tersine, mimarlık uğraşısını pazardaki işbölümünün her tür gereksinimine boyun eğen bir meslek olmaktan bir ölçüde alakoyuyor. Eğer çok yanılmıyorsam, mimarlığın kendi etkinlik alanında sözü geçen "direnç" noktalarından belki de en önemlisini bu özellik oluşturuyor. Bu da mimarlık uğraşının tıpkı bütün diğerleri gibi bünyesinde çelişmeli olduğunu imler ki, bu hem kaçınılmazdır, hem de eğer bu çelişmeye sırtımızı dönmek yerine onunla cepheden yüzleşirsek, bizi önemli yeni sorgulamalar yapmaya zorlayacaktır.
Ama mimarlığın etkinlik alanının da çelişmeler barındırdığını baştan kabul edelim. Bir yanda, pazarın getirdiği yeni iş örgütlenmesine tümüyle kayıtsız kalamayışı sonucunda kendi bünyesinde de şirketleşme ve beyaz-yakalılaşmanın giderek artması; öte yanda, "kültür endüstrisi"nce biçimlendirilen ve manipüle edilen çağdaş toplumların sıradan beğeni kalıplarını kimi zaman sarkastik bir biçimde zorlayıcı yönde, öncelikle bina yapımında türlü sezgisel ve kavramsal yeni estetik maceralara kalkışma cüreti, bu çelişmelerin bana en ilginç gelen örnekleri.
Bu dolaylı girişi yapmamın özel bir nedeni var. O da, "disiplinlerarasılık" türünden, bilgi dalları arasındaki alışverişleri yapay yollarla denetlemenin belirtileri olarak okunması gereken ve anlamsızlaşmaya teşne klişeler ötesinde, insanın zaman ve mekânda nasıl yer tuttuğu sorunu. Bu, özellikle pazar tanrısının buyruğuna koşumlanmış bilim ve teknolojinin modern çağ insanını yersiz-yurtsuzlaştırdığı, onu "hazırda-emek reservi" olarak nicelikleştirdiği günümüzde salt mimarlık ve sosyoloji değil, bütün akademik disiplinler açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konu. Çünkü hemen bütün bilgi alanları artık birer "uzmanlık dili"ne dönüşmüş bulunuyorlar.
Yukarıda cümleler arasına sıkıştırdığım deyimlerle az çok tanış olanlar bu yazıda bir Heidegger esintisi olduğunun sanırım şimdiden farkındalar. Biraz daha açıklayayım:
Burada aslında mimarlık ve sosyoloji gibi iki bilgi alanının dışına, daha da kötüsü üstüne çıkarak, şu ya da bu felsefe dizgesi adına bu iki disiplinin ortak alanı üzerinde ahkâm kesmek niyetinde değilim. Ikinci olarak, zaten Heidegger'in de başarmaya çalıştığı şey, "Batı metafiziği"yle özdeş tuttuğu ve artık kendini tamamladığını savladığı felsefeye sırtını dayamadan (hele akademik bir disipline indirgenen türüne hiç!) yeniden yalın ve ereksiz düşünmeyi öğrenmek idi. Burada da onun esas esin kaynağı Sokrates-öncesi diye bilinen belirli düşünürlerdi---ki özgün düşünmeye çalışan herkes geçmişteki belirli düşünme biçimlerinden dolanır. Heidegger bu yolla dünyanın tekno-bilim tarafından 'çerçevelendiği' çağımızda felsefe, sanat, bilim vb. türünden ayrımların henüz ortaya çıkmadığı bir dönemin artık unutulmuş bulunan "öteki" düşüncelerinden birini anımsayarak modern dünyanın yersiz-yurtsuzlaştırıcılığına karşı yeniden bir yuvaya kavuşmanın ve anlamlı bir yer tutmanın nasıl mümkün olduğunu (daha doğrusu, bunun mümkün olup olmadığını) keşfetmeye çalışıyordu. Ister sosyolog olsunlar ister mimar, modern yaşam içinde yuvarlanıp giden, zihni artık yersiz-yurtsuz meslek erbâbı okumuşların da dilerlerse kendilerine yöneltebilecekleri bir sorudur bu.
Ben kendi hesabıma bu soruyu ciddiye alıyorum. Akademik piyasada öteden beri varolan post kapmacı ve 'star' sistemine indeksli kariyerizmler hizmetine koşulduğunda hemen dumûra uğrayan ‘postmodernizm’ içi bazı elçabukluğu marifet 'alt-anlatılar'ın da bu soruya çözüm getirebileceklerini pek sanmıyorum. Zaten bu tür acelecilikleri üreten kariyerist güdüler de bilimci ve teknolojist bir "düşünmeyi unutmuşluğun" göstergelerinden yalnızca biri değil mi? Biteviye modern çağın kapanışını haber veren yapıtların çoğunluğu da aslında modern zihin--emeği pazarının tam da göbeğindeki hazırda-emek rezervlerinin düşünsel yersiz-yurtsuzluklarından beslenen bir kıran kırana yarışmayı, kapitalist pazardaki kıyasıya mücadelenin bir özel türünü yansıtmıyor mu acaba?
Mimarlık pratiğinde bütün bunlarla içiçe ve bir dizi eleştirel gözlemcinin gözünden kaçmayan bir başka baskın eğilimden de burada söz etmek gerekir. Bugün Amerika ve genelde dünyada çağdaş mimarlığın pratisyenleri mesleklerini çok ender olarak kamuyu doğrudan ilgilendiren bir uğraş olarak algılıyorlar. Varolan işleyişiyle mimarlık, kamusal yapılarla uğraştığı sırada bile kamudan kopuktur. Eleştirmenler, kamu için iş yapıldığında da, modern mimarlığın bu yönünün bizzat mimarlarca "şeyleşmiş katsayılar"a (reified quotients) indirgendiğini vurgularlar. Bunun da Heidegger'in düşüncesindeki "tablolaşan dünya"nın mimarlıktaki doğal sonucu olduğunu şimdiden belirtmek yararlı olacaktır.
Bunun yanında, mimarlık mesleğinin dinamiklerini sosyolog gözüyle incelemiş olan Magali Sarfatti--Larson gibi araştırmacılar da 1960'lı yılları niteleyen antiotoriter siyasetin mirasçısı postmodernizmin taşıdığı varsayılan pluralizmin mimarlık mesleğinin varolan tutucu yapısını hala dönüştüremediğine, elle tutulur tek değişikliğin ise mimarlığın resmî söyleminde gerçekleşebildiğine dikkatleri çekmekteler. Mimarlık alanındaki postmodern eğilimlerin Batı'da ve de bizde yoğunlukla, 'değerleri yükselen' kentli orta sınıfların iş, dinlence, kısacası yaşam tarzına dönük çözüm üretmelerle zaman harcadığını ileri sürmek pek yanlış olmasa gerek. Bu eğilimin mimarlıktaki şirketleşme eğilimiyle eklemlenişini ayrıca incelemek gerekir. Ciddi herhangi bir toplumsal kalkışın olmadığı, dolayısıyla mimarlar ve başka disiplinlerdekiler için yeni esin kaynaklarının henüz belirmediği bugünkü ortamda mimarlığın postmodernizme bulaşmış estetik vizyonu da sıradanlaşmaya, bizde de çoğu zaman öykünmeciliğe mahkûm gibi görünüyor. Mimarlık söyleminde bir süredir çiçeklenen estetik arayışlar da aslında en azından dışarıdan bakanlara altta yatan bu gerçeklerin üstünü örten aldatıcı bir görünüm sunuyorlar.
Oysa, 1960'ların köktenciliği alacakaranlıkta tamyol giderken, hem dünyanın bir çok ülkesinde hem bizde mimarlığın o günlerdeki yapısını ve iktidar ilişkilerini temelden dönüştürmeyi de amaçlamıştı. Bu dönüştürme arzusunun bir yönü de 'uzman--mimar' ile 'müşteri' arasındaki ilişkiyi tepetaklak etmek, çoğu kez de kamu çıkarlarıyla özdeşleştirilen 'müşteri'nin tasarım sürecine demokratik bir biçimde katılımını sağlamak idi. Istenen, toplumun özellikle yoksul kesimlerini ilgilendiren kamu alanlarına mimari müdahalede bulunulduğunda toplumsal gereksinimlerin uzman--mimarlık içinde artık fetişleşmiş "biçimsel" kaygıların önüne geçmesiydi. Tasarım böylece belirli bir uzmanlar grubunun iktidarını pekiştiren bir araç olmaktan çıkacak, mimarlıktan esas beklenen işlev de kurtuluşçu başka toplumsal süreçlerin içinde yerine getirilebilecekti.
Ama bu beklenti ve o yönde çabalar gerçekleşemedi. Bunun nedenini görüşlerine katıldığım bazı başka gözlemciler şöyle açıklamaktadırlar: Bir çevre imar edilirken mimar(lar)ından söz etmeye alışık olsak da inşâyı gerçekleştiren aslında o zamanda topluma egemen toplumsal ve siyasi güç mekanizmalarıdır. Bu süreç içinde uzman-mimarın tek bir denetim gücü vardır; o da ideolojiktir. Bir başka deyişle, modern mimarın uğraşı ideolojik bir yanılsama ve bilinçaltı bir misyonla sarmalanmış olarak sürdürülür. Gerçekte varolmayan, 'ideal' bir müşteri kurgusu bu yanılsama ve yaptığını haklı kılma sürecinin temel ögeleri arasında yer alır. Gerçekte mimarın hizmetini satın alan özel ya da kamusal müşterinin (devlet, belediye, kooperatif, vb.) modern mimarın kafasındaki bu ideal tiple hiç bir ilgisi yoktur.
1960'ların köktenci mimarlığının bütün çabasına karşın bu durum hala dönüşmüş değil. Günümüzde, geçmişle şimdinin bağı da kurularak toplumsal--ekonomik ve siyasi güç yapılarıyla modern mimarlığın ilişkileri gözden geçirildiğinde, o zamanlara özgü köktenci bir müdahalenin arzu edilen dönüşümü tek başına gerçekleştirebileceği düşünülmüyor artık. Mesleğin özellikle inşaat piyasasındaki işleyişini dönüştüremeyen köktenci eleştiri bu durumda mimarlık söyleminin ağırlıkla işlendiği akademik ortamlara çekilmiş; oralarda disiplinin işleyişinin getirdiği sınırlar içinde modernist mimariye egemen estetik anlayışın eleştirisine yönelmiştir. Bu durumu eleştirel gözlemin odağına alırsak, geçmişin çabasının sonunda geçim için söylem üretenlerin uğraşısına dönüştüğünü öne sürmek pek de yanlış olmaz. Postmodernist mimarlığın estetik arayışlarının geçmişin mirasından yararlanırken bu geçim ortamının nesnel sınırlamaları içinde yeşerdiğini de unutmamak gerekir. Bu durumda, sıradanlığı aşabilen birey mimarların ürünleri ve mimar adayı öğrencilerin yeniliğe daha açık olmaları dışında, varolan yapısı gereği günümüz mimarlığından şimdilik bir toplumsal sorumluluk beklemek fazla iyimserlik olur. Bütün bunların Türkiye için ne denli geçerli olduğunu da en iyi modern mimarlığın mensupları yanıtlayabilirler.
Mimarlıkla doğrudan ilgili kaynaklardan da yararlanarak bağımsızca düşünmeye çalıştığım bu noktalar eğer doğruysa, bütün geçim kavgasına karşın sosyolog ve mimarların kendi alanlarında zaten edinmeleri gereken bilgi ve beceriler ötesinde, "yalın düşünme" denemelerine girişmelerini beklemek onlardan çok şey istemek midir? Bence bu tür bir düşünme çabası hiç bir biçimde aylaklığa çağrı olarak algılanmamalı. Böylesi düşün denemelerinin, her iki disiplinin varolan işleyişi için gerekli bilgi--beceri donanımının yerine ya da önüne geçmesi gerektiğini düşünmüyorum; tam tersine, bu bilgi--becerileri 'sağlıklı' bir kuşkuyla somut işlere seferber ederken böyle de düşünülebileceğini daha işin başında savunacağım. Bu konuda da önceden reçete sunmak hem burada savunulanların ruhuna aykırı, hem zor, hem de anlamsız.
Bazıları düşünebilir: bir sosyoloğun mimarlık pratiğini bir biçimde sürdürenlere söyleyeceği ne olabilir ki? Böyle düşünenler eğer varsa onlara hiç bir biçimde katılmadığımı hemen belirtmeliyim. Sanırım paylaşılabilecek alanları belirleyip --ki sandığımızdan da çok bu alanlar-- oralarda eski ve aşınmış disiplin kalıplarına sığınmadan, Heidegger tarafından artık kendini tamamladığı öne sürülen felsefenin Kampfplatz'ndan da yeni bir ortak dil arayışı içinde iyi ya da kötü dolanarak bir şeyler söyleme olanağı her zaman var. Bu minval üzre, tartışmayı bazı ek saptamalarla sürdürmekte yarar görüyorum.
Bir kere, akademik disiplinler olarak sosyoloji ve mimarlık kendilerine özgü eğitim ve araştırma faaliyetlerini modern çağın üniversiter-akademik çatısının genelgeçer ilke ve kabullerine uygun sürdürmekteler.
Ikincisi, her iki pratik de diğer toplum pratiklerinin sürekli müdahelesi altındalar. Bu müdahale biçimleri yalnızca siyasi, pratik-mesleki, vb. "pratik ideolojiler" yoluyla değil, genel felsefî, lenguistik, semiotik, hukuk gibi "teorik ideolojiler" aracılığıyla da işlemekte. Dahası, her iki pratiğin "eyleyiciler"inin salt kendi yaptıklarına dönük, onları sarmalayan ve yaptıklarını anlamlandırmalarına, haklı kılmalarına, vb. olanak tanıyan, kendi içinde çelişmeli bir ideolojisi var ki, Althusser bir zamanlar bunu "kendiliğinden ideoloji/felsefe" olarak adlandırmıştı.
Şimdi, Althusser'den ödünç bir başka kavramı da kullanarak şu soruyu soralım: Bu bilgi dallarının kendi eğitim-araştırma ve uygulamasına konu olan "kuramsal nesne" hangisidir? Yoksa, bu soru, en azından, uygulamanın tam göbeğinde olan mimarların gülümsemesine yol açacak kısır bir felsefe sorusu, daha da kötüsü, sahte-felsefî bir soru, mimarlık pratiğinin gerçekliğiyle uzaktan yakından ilgisiz bir kafa gezdirme mi? Hiç sanmıyorum. Öyle olsaydı eğer, o zaman mimarlık çevresinde neden ta baştan beri teori-uygulama tartışmalarının sürdüğünü, gerekmiyor idiyse Türkiye'deki mimarlık dergilerinde öteden beri buram buram felsefe kokan onca yazının neden yer aldığını birilerinin bizlere açıklaması gerekecek.
Diyebiliriz ki, burada amaçlanan yalnızca bir tür "ortak (sağ)duyu"ya seslenmek. Ama öylesine uzmanlaşmış iki disiplinin pratisyenleri için bütün bunlar ‘herkesin bildiği’nden öteye gidemezse ne olacak? Zaten sosyolojide yapılanların herkesce bilinen, gündelik yaşam ve düşünceye özgü şeyleri daha soyut bir dille ifade etmek olduğu, hem de uzman sosyologlar tarafından (örn. Lazarsfeld) vurgulanmıştır. Üstüne üstlük, salt biçimci bir "disiplinlerarasılık" idealine karşı her bilimin kendi maddeci pratiğini savunan Althusser gibi çaplı bir felsefeci "insan bilimleri"nin teorik nesnesinin belirsizliğine, Foucault ise bu tür bilgi dallarının felsefeyle olan tehlikeli yakınlığına dikkatleri çekmişlerdir.
Bütün bunlara karşın, ben bir yandan teslimiyet içinde olmaksızın "gündelik" düşüncenin amorf ve dolaysız dilinden yararlanarak, öte yandan felsefenin soyut ve dolayımlı dilini de olabildiğince dikkatle kullanarak tartışmamı sürdüreceğim. Felsefe de bir anlamda diğer toplumsal pratiklerin ve “gündelik düşünce”nin bilimlerin kuramsal alanındaki sözcüsü, onlar adına dolaylı müdahale biçimidir. Bu nedenle, her iki disiplinin eğitiminde felsefî müdaheleden kaçınmanın olanaksız, dahası gerekli olduğunu savunacağım burada. Çünkü, bu tür bir dolanımdan sonra ilgili bilimlerin uygulama ve gündelik diline yeniden dönüldüğünde bir şeylerin değişmiş olduğu farkedilecektir.
Mimarlık pratiği üzerine felsefî ve sosyolojik bir tartışmaya girişilirken, gündelik yaşamdan gözlemlere dayanan yalın sorulardan yola çıkılabilir. Örneğin, Ankara'nın kentsel dokusu içindeki bir noktada yükselen anıtsal fasadlı bir banka ya da şirket binası yoldan geçen her hangi birinin, şenlendirmek şöyle dursun yeryüzünde zor belâ tutunmaya çalıştığı yer ve yurt açısından ne anlam taşımaktadır? Ya da çağın uğultulu yaşamı içinde kendine yer açma güdüsü ve hayatta yükselme arzusuyla üniversite bitirmiş, iyi para verdiği için de bir şekilde kapak attığı şirketin o göz alıcı binasında geç saatlere dek bilgisayar önünde çalışan bir gencin meskeni ya da mecazî anlamıyla 'yatak serdiği yer' gerçekte neresidir? Biraz televizyon izledikten sonra uyumak üzere geç bir saatte dönebileceği evi mi, yoksa işyerinin şu anda çalıştığı bilmem kaçıncı katı mı? Bu denli bir çok soru...
Dikkat edildiğinde, bu türden sıradan ve yalın gündelik sorular yöneltildiğinde onlarda varoluşumuza içkin felsefî sorunların gizlendiği görülecektir. Daha fazla irdelendiğinde de, bu tür sorular toplumsal nitelik kazanarak o ana dek varolan sosyolojik teorilerin ışığında incelenebilecek bir toplumsal bağlamın “olgu”larına (facts) dönüşürler. Sıradan algılanabilecek bir görüngünün (phenomenon) olguya dönüşmesi için az çok sistemli bir kuramın nesnesi (object) içinde yer alması gerekliliğine çoktandır sosyolog ve felsefeciler işaret etmişlerdir.
Konuyu daraltarak, mimarlığın “kuramsal nesnesi”ne getirelim. Bu noktada yanlışlığa düşmek riskini de göze alarak bir şeyler inşâ etmenin bazı meselelerine dokunmaya çalışacak; özellikle de mimarların “bina bilgisi” olarak adlandırdıkları şeyin teknik boyutuna dokunmak yerine --bu zaten benim işim değil-- en geniş anlamda felsefî--kuramsal boyutundan söz edeceğim.
Okul çocuklarının bile gülebileceği bir cümle işte size: Bir “yapı” var-olan bir şeydir her şeyden önce. Onu tasarlayan ve inşâ' eden(ler)in bilinçlerinden ve tasarımlarından sonunda kurtularak bağımsız bir salınıma girer; orada, o noktada bir anlam dünyasını algımıza açar. Tasarlayan ve gerçekleştirenlerin dili o yapıda somutlaşmış olsa da binanın kendisi artık bağımsız bir metin gibi okunabilir. Ama bu arada metnin (binanın) dilinin onu algılayan tarafından nasıl anlaşıldığı, dahası buna gereksinim duyulup duyulmadığı sorunu da ön plana çıkar. Mimarlıkta “örüntü dili” (pattern language) kavramını kullananların bunu nasıl ele aldıklarını bilmiyorum; ama var-olan (das Seiende), şey (das Ding), inceleme nesnesi (das Vorhandene, das Gegenstand), ve bir amaca dönük olarak kullanılma yani elegelirlik (das Zuhandene) nitelikleriyle, bir yapı üzerinde düşünmek istenildiğinde sanırım bu boş bir düşün eylemi sayılmamalı. Heidegger'in mimarları esinlendirici düşünsel müdahalesinin yardımıyla bu pratik hakkında varolan kuram ve teknik konuşmalar ötesinde düşünmek artık gerekli.
Bu çabaya girişildiğinde, modern çağda herhangi bir mimari yapıyı salt bir nesne, alınır satılır bir meta olmasının ötesinde, yeryüzünü mesken edinmek zorundaki insanın bir "dünya" kurması, yani konuşmaya dönüşen dilin ürettiği anlam bağlamlarından biri gibi de düşünebiliriz. Bu salt bir felsefî ilgi olarak kalamaz; o yapının ve yapının ortaya çıkmasında payı olan 'mimar' ve diğer "eyleyiciler"in bir dönemdeki tarihsel--toplumsal pratiklerin belirlediği varoluşsal bileşkenin örnekleri olarak görülmesine de yol açar. Daha somut konuşulduğunda, bunun mimarın hem ekonomik bağlamdaki konumu hem de siyasi iktidar ile güç ilişkisiyle de yakından ilgili, hatta içiçe olduğu sanırım hemen farkedilecektir. Işte sosyoloji ile mimarlık arasında ortak bir araştırma ve düşünme oylumunun oluşmasına olanak tanıyan bir sürü örnekten yalnızca biri önümüzde şimdiden.
Önce de vurgulandığı gibi, mimarlığın bir de çağdaş özneyi fetişleştiren kapitalist ve teknolojik modern çağın güdük "estetik" çerçevesine sıkışıp kalan "sanat"la sürdürdüğü flörtden söz etmek gerekir. Bilimsel-akademik bir disiplin olmanın ötesinde, eyleyicilerinin kafasında, artık pek kalmamış olan tekhne (tecnh, sanat/zanaat) niteliğinin de inatla korunmasına çalışılan şimdiki mimarlık pratiği içinde sürdürülen yapma/üretme faaliyetinin (bina ve söylem üretme) salt yalın bir teknik bilgiye dayanmadığını söylemek istiyorum. Belki de mimarlıkta sanat/zanaat niteliği halâ kaldıysa, böylesi bir pratiğin eyleyicileri tasarım yapar, inşâ eder, kısacası üretirken, yeni bir tür poiesis (poihsij)’e vesile olma olasılığını da barındırmıyorlar mı? Yinelemek gerekir: dar teknolojik ve zanaata özgü koşullanmalarla değil, bu pratiğin “sanat”' olma niteliğiyle. Kullanıcının işlevle karışık öznelci göz zevkine hitap eden modern estetik kuramlarının diliyle değil, bizlere “Senden, senin 'insan'lığından sözediliyor burada!” çağrısını yapan “sanat”ın yapıda somutlaşan o sessiz diliyle.
Elbette, bu yaratım/yapım/üretim, yani Heidegger'in düşündüğü anlamda bir poiesis (po…hsij) süreci çağın bazı “hakikat”lerinin aydınlığa kısa bir süre çıkmasına olanak tanısa bile, modern yaşamın "giz"i hep sürecek. Yıldızın parladığı, bizden sözeden gizemli gerçeğe aymanın gerçekleştiği o ender anlarda haz ve güzelliği takdir duygusu ille de yaşanılacak diye baştan güvence de verilemez. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta da şudur: Sanmam ki eski Greklerin gözünde de iyi sürdürülen her tekhne (tecnh), onun poiesis (po…hsij)'i içinde yer alanların önüne derin bir varlık gizinin kapısını açmış olsun. Böyle bir poiesis güvencesi veremez zaten hiç bir tekhne; Sıradan üretim ve yapma faaliyeti ötesinde, Heidegger'in düşündüğü anlamda bir poiesis ve yol açacağı "hakikat" tekhne'nin eyleyici tarafından işe koşulması sürecinde ortaya belki çıkar belki çıkmaz. Ayrıca “hakikat”ın ender de olsa belirmesi ille de bir gülcemâlin sergilenivermesi değildir; varlık peçesini hemen indirip sereserpe uzanmaz karşısında kişinin. Hele bu dünyayı hep kendine bir şeyler borçlu sanan tüketim toplumu insanının hiç. O çoğu zaman bir "kapalılık," bir 'tekinsizlik,' hatta 'ürkünç' (unheimlich)dür de. “Mimarî ürkünç'' (architektonische Unheimlichkeit / architectural uncanny) olarak adlandırılan şey de bunun bir tür ifadesi olmalı, diye düşünüyorum.
Bütün bunların yaşamın terennüm ettiği şiirin temel bir özelliği olduğunu anlamak için fazla çaba göstermek gerekmez. Behçet Necatigil'in de doğru yakaladığı gibi, Bizim bugün “şiir” olarak bildiğimiz inşâ' türünün en iyi örnekleri bile mutlaka haz vermek gibi bir mecburiyet içinde olmayıp, tersine bizlere 'ürkünç' karşısındaki ürpertiyi de yaşatırlar ve yeryüzündeki iskânımız için yaşamımızı mantar gibi sürdürmek yerine değiştirmemiz gerektiğini telkin ederler.
Bu durumda eğer şiir bir yandan gökler altındaki şu yeryüzünde kutsal ya da modern çağda çoğu kez görüldüğü gibi, kutsallıktan yoksun dünya(lar) kurma yoluyla bir yuva aramanın, yeryüzünde süregiden sığınak, korunak, barınak bulma mücadelesinin esası, dolayısıyla ‘insan' denilen şu yegane ölümlünün ekip-biçip şenlendirerek, “inşâ'' ederek, sözün kısası “mamûr” kılarak sürdüregeldiği bütün eylemlerin asal ve en baştaki biçimiyse; öte yandan da Heidegger'in “insan inşâ` ettiğinde barınır.” cümlesini, “ürettiğinde varsın.” ifadesiyle karşılamam azıcık (daha fazla değil) doğruysa, bütün bu düşünsel savların akademik disiplin ve meslekî uygulama niteliğiyle mimarlık uğraşısı üzerinde felsefî etkileri, örneğin 'tasarım felsefesi' diye konuşulur ya da yazılırken çoğu kez kaba bir teknisizme indirgenen düşün etkinliklerine dek uzanan doğurguları olacaktır.
Burada Heidegger'in sıradan felsefe dışında izlediği yalın düşünme patikasına yalnızca biraz girebildik. Işte, vesilemiz ister mimarlık olsun ister bir başka insan uğraşısı, elimizde ufak da olsa bir şans var. Söylemeye çalıştığım tam da philia tou sophou denilen, felsefe yapmanın esas ve özgün anlamı. O da şu: “Henüz bilmediğimiz, ama düşüncenin düşüneni götüreceği 'bilinmeyen'le tanışmaya, dostluğa şimdiden hazır olma.” Yoksa, şu günlerde gene bilinçsizce modern insan öznelliği ve bireyciliği içine hapsetmeye giriştiğimiz “Yaşamını kişi nasıl yaşamalı?” türünden çokbilmiş bir soru değil. Kısacası, sahte ayrımlara hapsolarak biteviye aynı oyunu oynamak istemiyen herhangi bir meslek erbâbının beklenmeksizin 'gelecek olan'a açık olması; amorf gündelik dilin tuzaklarını göze alırsak, belki de “açık görüşlülük” denebilecek şey. Umulur ki bu kısa deneme de benzer küçücük bir açıklığın önümüzde belirmesine vesile olur.
Mimar olsun olmasın, insan denen var-olan (das Seiende), dile öncelikli değildir; ama dilin taşıyıcısı olarak, “Varlık” sorusunu gündeme tek getirebilen de odur. Dilin ve de dili bile önceleyen “esin” (poesy)in taşıyıcısı olma özelliği, insanı ölümlü tek var-olana dönüştürdüğü gibi, “Varlık” peçesinin geçici de olsa sıyrılacağı ve “hakikat/gizem”inin (aletheia; ¢l»qeia) insanın istenç ve çabasının sonucunda olmaksızın boy göstereceği nokta (location) ve açıklık (opening) olma özelliğini de onun omuzlarına yükler. Işte bu nedenle, Dasein insansız olamayan o noktadır; yoksa insanın kendisi değil. Insanın dilin taşıyıcısı olması nedeniyle, her tür “mekân”ın ortaya çıkışı bile ancak bu yegane ölümlünün gökler altındaki karanlık yeryüzünde barınmak amacıyla kendine açtığı yeri tutmasıyla, kurması, şenlendirmesi ve mamûr kılmasıyla, k.ısacası yaşamın şiirini bütün görkem ve ürkünçlüğüyle inşâ' etmesiyle olanaklıdır. Bunun, en geniş anlamıyla, “Varlık”ın aletheia (¢l»qeia)'sının ışıldamasına da olanak tanıyan bir üretme yani poiesis (po…hsij) olduğu düşünülemez mi? Yukarıdaki cümlelerde bir yığın mimarî metaforun yer aldığını sezecek olan 'modern' mimarlık mesleği mensupları bütün bu söylenenlere acaba ne diyecekler? Modern teknolojili mimarlık pratiği ne ölçüde böyle poiesis'lere olanak tanımıştır şimdiye dek? Poiesis (po…hsij)'in ille de 'Insan--özne' ---hele modern olanı--- istiyor diye “Hakikat”e giden düz bir rota çizmediği, hele bedava bilet hiç vermediği yolunda Heidegger’in uyarısına kulak kabartırsak, bunun pek öyle kolay bir “istenç” meselesi olmadığı söylenebilir.
Ama Heidegger’in “Varlık unutumu”nun artık iyice başını alıp gittiği çağımıza pek umutla bakamadığını da burada belirtmeli. Kurtuluşcu bir düşünceye sığınak olma potansiyelini taşıdığı varsayılan 'modern' sanat bile Heidegger'in gözünde “uygarlık endüstrisi”nin koşullaması, giderek de istilası altındadır. Hiçlikçiliğin alabildiğine at koşturduğu bir huzursuzluk ve gerilim çağı; geceyle gündüz, karanlıkla aydınlık arasında ayrımın pek yapılamadığı, dahası modern insanların bunları hissetmeyecek kadar uyuştukları bir dönem; “herhangi bir şeye yeterince dikkat etmeyi terkettiğimiz evrensel bir tekdüzelik” (Gadamer), ve de “kutsal” olanın yitimi. Işte modernlik!
Kavramların, hesap--kitabın, sürekli yap--satın egemen olduğu, 'modern' ölümlüler çağında sanatçının artık cemaat adına konuşamayacağını doğru vurgulamıştı Gadamer bir yazısında. Bu koşullarda, sanat çalışmasını algılayan, izleyen, dinleyen “modern özne”lerin omuzlarına epey estetik yük biniyor demektir. Çünkü sanatın karmaşık anlamlar bağlamını algılayan, 'estetik deneyim' içindeki kişi sanat yapıtının açtığı varsayılan dünyayı kendisi kurmak zorunda artık.
Sanat yönüyle etkisini güçlü duyurabileceği düşünülen mimarlık ne yapabilir bu durumda? Modern estetiğin “çağdaş özne”yi merkezleyen şimdiki dili, onun yanında pazardaki alıcı öznenin (kişi, şirket ya da devlet, ne farkeder?) parasına, alaturka kopyaları da dahil “Houses & Gardens” ve “Bauen & Wohnen” zevkine, ya da siyasi gücüne hitap eden geçerakçe dil dışında mimarlığın kendisi için yeni bir dil geliştirmesi olanaklı mı? Bunu birlikte göreceğiz.
Artık başta vurguladığımız noktaya dönelim. Tümüyle tablolaşmış, tasarımlanıp gösterimlere dönüşmüş çağdaş dünyada mimarlar şimdilik “öznellik” çevresinde projelerini yapıp bina dikiyorlar. Mimarlığın “meslek” yönüne bakıldığında, yeni teknolojiler de seferber edilerek yapı pazarında kıran kırana bir mücadele sürdürülmekte. Inşaat faaliyetlerinin eski çağlarda görülmeyen ölçülerde nitelik değiştirmiş olmasıyla birlikte, kendi yapılarını çoğunlukla kendileri, gerektiğinde de 'usta' kullanarak kuranların yeri “uzmanlık” olarak modern mimarlık mesleği tarafından işgal edilmiş durumda. Aynı anda modern mimarlığın “zorunlu yanılsama”sı olan o bağımsız 'yaratıcı' mimar tipi de giderek beyaz-yakalılaşmanın tehdidi altına girmiş bulunuyor. Bunda da pazar mekanizmalarının, şirketleşmelerin, yapılan işlerin çapına uygun işgücü örgütlenmesinin ne ölçüde rol oynadığını en iyi gene mimarlar bilecektir sanırım. Bu eğilimin Türkiye'de de baskın duruma geçmekte olduğunu hepimiz hissediyoruz.
Öte yandan, bağımsız mimarlık olsun ya da olmasın, inşaat pazarındaki uygulama ile pazardan şimdilik görece özerk akademik çatılar altında sürdürülmesine çalışılan mimarlık söylem ve nesnelerinin üretilmesine dönük eğitim arasında bir kopukluk olduğu toplumumuz mimarlarınca vurgulanagelmektedir. Ama giderek genişleyen bu çatlak yalnızca toplumumuza özgü olmayıp, "modernliği" yaşayan bütün toplumlarda gözlenen bir sürecin göstergesi. Uygulamanın içinde pratiği yönlendiren ve yöneten mimarlar da "gündelik" yaşam ve piyasanın o amorf alanında sürdürülen meslek pratiğindeki deneyimleri ve çıkardıkları dersleri akademik çatı altında bir başka "uzmanlık dili" olarak işleyen mimarlık eğitimine taşıdıkları, geleceğin mimarlarına aktardıkları zaman ister istemez bir "etüvleme" işleminden geçiriyorlar. Mimarlık disiplininin eğitim ve araştırma pratiğinde uygulamayla öteden beri sürdürülegelen ilişki ya da sık sık yokluğundan yakınılan diyaloğun, belki de yeniden irdelenmesi gerekiyor. Işte sizin "yanlışlama"nıza açık bir sav: "Teorik mimar"--"uygulama içindeki mimar" karşıtlığı, modern mimarlığın toplumsal temelleri düşünüldüğünde, sahte bir karşıtlıktır.
Gene de, mimarlık-içi her iki bağlamda da bugün sorgulanmaksızın tapınılan "uzmanlık" dili dışında düşünmemizin de mümkün olduğu yönünde işaretler dünya mimarlığından yeni örnekler aracılığıyla ulaşıyor bizlere. Eğer mimarlık alanında yeni söylemler üreyecekse, bunların ortaya çıkan yeni toplumsal süreçler, bu süreçler içinde karşımıza çıkan yeni sorunlar ve yeni ilgilerden bağımsız "eyleyiciler" tarafından yaratılacağını öne sürmek herhalde safdillik olurdu. Ayrıca, her yenilikçi, cesur, hatta köktenci mimarlık söylem ve diğer ürünlerinin de bizi "Özne-merkezci" dünyaların ötesine götüreceği yanılgısına umarım hiçbirimiz kaptırmıyoruz kendimizi. Hele köktenciliğin bile eyleyicilerince reklâma dayanan bir "radical chic"e dönüştürülerek, Fransız modaevinden yeni bir "kreasyon" gibi (bunu "meta" diye de okuyabilirsiniz) sunulduğu günümüzde.
Öyle görünüyor ki, en azından yakın gelecekte bütün diğer uğraşlarda olduğu gibi mimarlık pratiğini sürdürenlerin çoğunluğu toplumsal-tarihsel "ortalama"ları çevresinde faaliyetlerini sürdürecekler. 'Seçkincilik' suçlamasının yöneltilme tehlikesini de göze alarak, şu kadarını söyleyip yazıyı bitirmekte yarar var: Gene yalnızca küçük bir azınlık “inşâ” ettikleri kalıcı örneklerle zaman zaman yeni ışıldama noktalarına ulaşmamıza olanak yaratacak; bize “IŞTE!” dedirten yıldızın parladığı anları yaşatacaklar. Dilerim sayıları artar.
Zorunlu bir ek:
Eldeki yazıyı buraya kadar okuyanlar için bir kaç ekleme yapmak zorunluluğu doğdu; onları belirtmeden geçmeyeyim.
En başta, görüşlerine saygı duyduğum bazı dostlar yazımda belirli bir eklektikliğin estiğine dikkatimi çektiler. Kendilerine teşekkür ederim. Bu izlenime verebileceğim yanıt kısaca şöyle: Doğru, mutlak 'hakikat'ler yerine yeni arayışlar peşinde ama belirli bir çokboyutluluğu da amaçlayan bütün yazıların sergileyebileceği böylesi bir eklektiklik benim yazımda daha belirginleşmiş olabilir. Bu yazı mimarlık icraatının dışında ve felsefi yönelimi biraz fazla bir sosyoloğun bilgisayarından çıktığı için mimarlık uğraşısını etkileyen belirli güncel-toplumsal süreçler ve o süreçler içinde sorunlaşan egemenlik ilişkilerini de gözardı edemezdi. Bu nedenle, önemli boyutlara ulaşabileceğini düşündüğüm ve görebildiğim kadarıyla mimarlık uğraşısı/mesleğine içkin ya da onu sarmalayarak etkileyen bazı baskın toplumsal dinamik ve eğilimlere şimdilik değinmeyi yeğledim. Benimki minimalist bir beklenti. Esas önemli olan, bu noktalar onlar için de anlamlı sorulara yol açıyorsa mimarların ileride bu noktalar üzerine daha fazla eğilmek gereğini duyup duymayacakları. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse mimarlık söyleminin varolan 'mekân'(lar?)ının yeni yönlere doğru açılması, genişlemesi umulur. Elbette ne şu andaki mekân(lar?) homojen bir söylemler dizisi oluşturmaktadır, ne de ortaya çıkabilecek yeni sorgulayış ve arayışların daha homojen ve bütünleşik bir 'topos' yaratacağını beklememiz gerçekçi olur. Söylem mekân(lar)ına özgü olduğunu düşündüğüm bu durumun yeni açılımlara olanak tanıması nedeniyle, yeni mekânlar üretirken ya da varolanı genişletirken bu yazıda olabilecek türden yeni eklektik konumların ortaya çıkacağını ve araştırma alanının bir tür 'eşitsiz gelişme'ye uygun genişleyeceğini sanıyorum.
Bunun ötesinde, önemli gördüğüm iki noktaya daha değinmekte yarar görüyorum.
Birinci nokta: Bu yazının Kongrede sunulduğu günün ileri saatlerinde bazı mimarlık öğrencileri günümüz Türkiye'sinde sürdürüldüğü biçimiyle mimarlık eğitimindeki esas eksikliğin "Insan"a duyarlılık olduğu yönünde bir yorum/müdahelede bulunmuşlar; benim de aralarında bulunduğum bir kaç bildiri sahibi ve tartışmacı da geleceğin mimarlarından gelen bu yorumu kendi görüşlerimize yakın bularak desteklemiştik. Ama eksikliği vurgulanan bu "duyarlılığın" bazılarınca hiç de benim anladığım biçimde değil ama çok farklı, diyebilirim ki benimkine taban tabana zıt güdü ve anlayışları ifade etmede kullanıldığı, benim bulunamadığım ertesi gün oturumlarına konuşmacı ve dinleyici olarak katılan başkalarıyla sonradan yaptığım bilgi alışverişinden edindiğim izlenim... Eğer bu izlenimim doğruysa, sonraki oturumlarda yeniden gündeme getirilen, başkalarının anladığı "duyarlılık" benim yazı ve konuşmamda dile getirmeye çalıştığım açılım yerine eskinin yeni görünüşlü bir tekrarından ibaret kalmaya kendini şimdiden mahkum etmeye aday görünüyor. Ben kavramsal-söylemsel olanı eksik ya da fazlasıyla öğrenme süreci içinde aşmaya çalışmak yerine onu baştan elinin tersiyle iten ve nerdeyse yüzyılımızın başındaki dışavurumculuklara öykünen karikatür bir duyarlılığın, şu günlerde modernliğin yüzyılı nerdeyse kapanıyorken ne mimarlıkda ne de bir başka insan uğraşında bizleri bir yere götüreceğine inanmıyorum. Ister bu ülkede olsun ister kendince modernliği yaşayan bir başka toplumda, iyi ya da kötü mimarlık eğitiminin sürdürüldüğü akademik ortamlarda ve dışında kullanılagelen mimarlık uğraşına özgü kavram ve söylemleri öğrenirken onların ötesine geçmek ve bir başka "duyarlılığı" üretmek arzu ve çabasına işin başında sırtını çeviren bu türden tutumlar zaten modernliğin kafesinde yaşayan öznelci kentsoylu bireyin kendi kafatası içindeki tutsaklığını daha da pekiştirecektir. Düşünülecek olursa, Türkiye'den yığınla mimarî, sanatsal, sosyolojik, vb. örnekte bu tutsaklığın değişik türleriyle karşılaşılmaktadır.
Avrupa'da resim sanatında yukarıdakine benzer bir 'kendiliğindenci' özenmeyi Claude Lévi--Strauss şöyle eleştirmişti:
"Bir ressamın ortaya çıkması için epey bilgiye ve tazeliğe gerek vardır. Izlenimci ressamlar nasıl resim yapılacağını [başkalarından] öğrenmişlerdi; bunun ardından edinmiş oldukları eğitimi unutmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu çabalarında pek başarılı oldukları söylenemez; iyiki de öyle oldu. Ama bir noktada başarılıydılar. Bir çok taklitçinin, resimde bilginin gerekmediği ve tümüyle kendiliğindenliğe izin verildiğinde, ünlü ama son derece talihsiz bir deyişi kullanırsak, kişinin 'şakıyan bir kuş hafifliğiyle resim yapabileceği' kandırmacasına kapılmasına yol açtılar."
Ikinci nokta: Daha iyisini bulamadığım için şimdilik 'bireyci (bireysel demiyorum, dikkat!) dışavurumculuk' olarak nitelendireceğim böylesi anlayışlar, o eski "yaratıcı sanatçı," "büyük mimar" vb. gibi kentsoylu öznelliğinin bu türden ve benzer alanlardaki sıradanlaşmış sıfatlandırmalarının kucağına bizleri yeniden atacaktır. Bu da yeniyi arayan herkesin farkında olmadan içine düşebileceği ve artık yeterince tanış olduğumuz bir kısırdöngü. Bu nedenle, katıldığım oturumda artık "keşfetmek" sözcüğüne bile çekinceyle yaklaşılmasının gerektiğini söylemeye çalışmıştım. "Keşifler ve Icadlar Ansiklopedisi" okuyarak koşullanmakla başlayan yaygın bir zihniyetdir burada söz konusu olan. Bırakalım "icad" etmeyi bir yana, neyi keşfediyoruz ki? Toprak altında yüzyıllarca kalıp da "Bilen/Yaratan" modern bir mimar ya da sanatçı "Özne"nin onu keşfetmesini bekleyen bir altın madenini, "Hakikat" denen o kimsenin bulamadığı Hint kumaşını mı? Keşfetmekten, ister sanatçı, ister mimar ya da bir başkasının bir şeyleri "üretmesini" ve bu arada bizden söz eden bir "hakikat"ın oluşmasını/üremesini, bizim de bunda etkin bir eyleyici, bir vesile olduğumuzu anlıyorsak o zaman başka. Yoksa, oldukça aldatıcı olduğunu düşündüğüm "keşif" sözcüğüne karşı duyduğum kuşkuda ayak diriyorum tersi yönde inandırılana dek. Dilerseniz --ve de fazla kavramsı ve 'yaratıcılık'tan yoksun sayılmayacaksa-- bir iki düşünsel hemşehrimizi de salık verebilirim şuracıkta.
(Eee "usta," ...ne diyorsun bu hususta?)
Dipnotlar