Monografilere ihtiyacımız var. Monografi kendi kendine yazmakdır -deliliğe mahsus sözel bir alanın yazılı hali. Aklına geleni yazmak değil, yazarak aklına birşeyler getirmek. Monografiler fikirleri barındırır, kuramları değil. Makale nelerin bilgimiz dahilinde olduğunu gösterir, monografiler ise bildiklerimizin sınırlarını. Kuramların olan biteni açıklamak ve özgürleşme vaadinde bulunmak gücünden yoksun kaldığı yıkılış ve yeniden kuruluş anları olur, ordan oraya savrulduğumuz, çakılmanın sürekli ertelendiği düşüş anları. Böylesi anlarda çığlık çığlığa neler olup bittiğini düşünüyoruz ve monografiler yazıyoruz.
kent bellek görüntü
Balıkların hafızası: Balıkların hafızası üç
saniyedir. Balıklar sadece yaşamlarının son üç saniyesini
hatırlarlar, daha öncesini unuturlar. Ancak böylesi bir
hafıza balıkların akvaryumda yaşayabilmesine olanak verir.
Balıklar,sadece son üç saniyeyi hatırlayarak, sanki ucu
bucağı olmayan bir okyanusta yaşıyorlarmış gibi, hep aynı
akvaryum içerisinde dönüp dururlar.
"Mimarlık dili" ya da "mimari dil" sözü
çok komik. Mimarlık disiplini, akademizm, teorik bilgi,
teknolojik bilgi, estetik değerler ve bütün bunların biraraya
gelmesinden oluşan bir "yarı-sanatsal" söylem
üretiyor. Söylem dilin içinde dilin ögeleriyle kurulan
ideolojik bir yapıdır. Soyutlama dilin temelindedir, dilsel
yapılar metaforlara dayalı bir kodlama-anlamlandırma süreci
içerisinde işler. Ama mimarlığın varlık nedeni böylesi
dilsel ideolojik yapılar kurmak değil somut mekanlar
üretmektir. (Herhalde zaman içinde herkesin somut mekanlar
üretebileceği gerçeği ortaya çıktıkça - hatırlandıkça-
mimarlık kendini "yalnızca somut mekanlar değil aynı
zamanda mekanlara dair söylemler de üretebilen" bir
disipline dönüştürerek kurtarmaya çalıştı ve daha sonra
kasıtlı bir unutuş süreci içerisinde söylem üretmeyi asli
varlık nedeni sanmaya başladı). Mekansal kuruluş (spatial
formation) dilin işlediği gibi işleyemez. Mekanın kurucu
ögeleri zaman ve hareket, boşluk, kütle ve doku, ışık, renk
ve gölgedir. Dil anlaşılır, mekan ise duyumsanır. Mekanın
anlaşılacak bir yanı yoktur.
Mekansal ifade -mekanın duyumsattığı şey- nasıl kurulur?
Ankara'da bu türden farklı duyumsamaları yakalamak ve
aralarındaki farklılıklara yakalanmak çok kolay. Cumhuriyet
dönemi binaları ve 80 sonrası binaları, ODTÜ kampüsü
-tasavvur edildiği haliyle ODTÜ kampüsünden arta kalanlar ve
bu tasavvura rağmen ona eklenenler. Cumhuriyet dönemi
binalarında ve ODTÜ kampüsünün dönüştürülmekte olan
kalıntılarında benzer bir duyumsama yakalamak mümkün. Mekan
içine aldığı insanı harekete geçirir, ona içinde
yürüyebileceği, hareket edebileceği bir uzam sunar, boşluğu
organize eder. Boşluğun organizasyonu kabaca boşluklar
yaratmak değildir; boşlukları birbiri içine geçirmek,
birbirine bağlamak, kesmek, bölmek, ama hala içinde hareket
edilebilecek halde olmalarını sağlamaktır. Bina kendi
gerçeğini sergiler, kolonları kirişleri ortadır, neden
yapıldığını, nasıl ayakta durduğunu görebilir insan.
Çimento ya da Ankara taşından yapılma duvarlara, kolonlora
dokunabilirsiniz. Dokunduğunuz şey binanın kendisidir. Bu
dokunuş, bu hareket insanı özgürleştirir. Bina insanın
özgürleşmesine katkıda bulunur.
Bu mekanlar bir tür hatırlama anına ait mekanlardır.
Ankara'nın kuruluşu bir hatırlama anıdır. Anadolu
bozkırının boşluğunda varlığın kendini hatırlaması,
geleceğin -kendine ait bir gelecek fikrinin- hatırlanması.
Sergei Yutkeviç'in "Türkiyenin Kalbi Ankara" filminde
gösterdiği şey bu hatırlama anının coşkusudur. Herşey
yenidir; "bu bizim şimdiki halimiz, yeni hayatımız".
Herşey şimdiki zaman içinde, o ana dair olarak kurulmuştur,
gelecek de. Mekanlar bu hatırlama anını sürekli akılda
tutmak için kurulmuştur. Gelecek fikri yakalanmıştır,
unutulmamalıdır. Anıtsallık buna yarar. ( Sosyalist
anıtların görkemi de aynı şekilde kurulmaz mı? Devrim
anının özgürleşme anının sürekli akılda tutulması
uğruna haykıran, o anının gücünü taşa, bronza, betona
dönüştürüp ebediyen korumaya çalışan bir estetik!). Oysa
ki hatırlama akılda tutmadan farklıdır. Hatırlama ancak
unutma ile mümkündür. Unutmak - hatırlamak - tekrar
hatırlamak üzere tekrar unutmak. Ancak bu şekilde hatırlama
anları herşeyin baştan yeniden kurulduğu özgürleşme
anları olabilir. Ankara geçmişin unutulup geleceğin
hatırlandığı bir özgürleşme anında kurulmuştur. Ama
unutmayı unutmuştur. Şimdinin akıp gitmesine izin vermek
yerine şimdiki zamanı geleceğin tahakkümüne almak,
hatırlamanın yeniden hatırlanmak üzere unutulup gitmesine
izin vermek yerine hatırlanılanı sürekli akılda tutmaya
çalışmak. Ankara (en azından bir süre için) hatırladığı
şeyi aklında tutmayı becermiş, ama varlığını borçlu
olduğu, ve tekrarlanabilirliği ancak hatırlananı unutmakla
mümkün olan, hatırlama anının ta kendisini unutmuştur.
Ankara'da mekanın duyumsattıkları herşeye yeniden
başlanılan, gelecek fikriyle inşa edilmiş modern bir
cumhuriyet başkenti projesiyle, bu gelecek fikrinin unutulduğu,
terkedildiği an arasına bir çizgi çeker. Bu çizginin öte
yanında varlığının farkında olmayan, yüzü olmayan binalar
vardır. Binaların aynalı veya cam fasatları ya içindekini
göstererek ya da karşısındaki yansıtarak ona bakana kendine
ait olmayan bir görsellik sunar. Cephe yoktur aslında, bina bir
ekrandır; günlük hayatın tümüne egemen olan seyretme
halinin korunduğu bir ekran. Ekran binaların iç mekanları da
aynı seyretme durumuna göre kurulmuştur. Hareketin değil
bakışın sürekliliğine elverir şekilde örgütlenmiş iç
mekanlarda bir(sürü) noktada dikilip mekanın heryanını
görürsünüz. Hareket etmek, binanın içinde dolaşmak
gereksizdir, binaya bakarak sahip olabilirsiniz. Bu bakışın
devamlılığını sağlamak için görsellik zaman içinde
değişmek zorundadır. Bu da iç mekan düzenlemeleri ve
döşeme-kaplama düzenlemeleriyle sağlanır. Binanın olmayan
aslını gizleyen şey, duvarların kaplandığı ve
saklandığı malzemeler, sürekli değişebilir. Binanın iç
mekan düzenlemesi aynı görselliği rahatlıkla ikame eden,
aynı şekilde sıkılındığında değişitirilecek olan başka
bir düzenlemeyle ikame edilebilir. Binanın yapıldığı şeye
dokunamazsınız, binayı neyin ayakta tuttuğunu göremezsiniz.
Görselliğin egemenliği dokunmayı ve hareket etmeyi olanaksız
kılar. Seyretme durumu müdahale etmeyi olanaksızlaştırır,
seyretme hatırlamanın imkansızlaştığı sürekli bir unutuş
halidir. Hatırlama ve unutma arasındaki çizgi mekana
çekilmiştir. Fark mekanın duyumsattıklarındadır; içinde
hareket etmek, yürünmek ve dokunulmak üzere yapılmış
binalar, ve görülmek ve unutulmak üzere yapılmış binalar
-bir dahaki bakışa ve unutuşa kadar.
İnsanların handycam'lerle çocuklarının bebekliklerini,
sünnet törenlerini, düğünlerini ve yaşamlarındaki diğer
önemli olayları kaydetmeleri çok komik. Aradan sekiz-on yıl
geçtiğinde bütün o önemli anların akılda tutulması
gereken görüntüleri uçup gitmiş olacak. Profesyonel video
formatları bile üzerindeki manyetik bilgiyi ancak on yıl
saklayabilirler. Görüntü karlanır, uçar gider. Videonun
hafızası balıklarınki gibidir, ancak o anın tarihini
kaydedebilir. Video size az önce ne olduğunu hatırlatır;
sokakta neler olduğunu, bedenin şeklini, binaların nasıl
ayakta durduğunu, sevgilinin nasıl gülümsediğini ve günlük
yaşama dair herşeyi. Olan biten herşeyi kaydedip tekrar
seyredebilirsiniz. Bu özellikle herşeyin inanılmaz bir hızla
olup bittiği zamanlarda işe yarar. Olan biteni tekrar tekrar
seyredip, ağır çekimde tekrar tekrar bakıp neyin nasıl
olduğunun ayırdına varabilirsiniz.
İnanılmaz bir hızla akıp duran ve görmeyi bile imkansız
kılan elektronik imgeler aracılığıyla kurulan bir dünyada,
o elektronik imgelere dokunmanıza olanak sağlar video. O an
neler olup bittiğini bir kez hatırladıktan sonra olup bitene
müdahale edebilirsiniz. İvmelenmiş bir zamanı dondurabilir,
tersine çevirebilir, ağır ağır akıtabilir, manipule
edilmiş bir dünyanın imgelerini manipule edebilirsiniz. Eğer
ki dünya elektronik imgeler aracılığıyla kuruluyorsa artık,
bu dünyayı yıkacak ve tekrar yeni baştan kurabilecek gücü
verir size video.
Sinema da tıpkı mimarlık gibi. "Sinema dili" sözü
de "mimari dil" sözü kadar gülünç, hem de
tamamıyla aynı nedenlerle. Sinema zaman ve uzam
bütünlüklerinden oluşur. Sinematik duyumsama da mimari
yapıda olduğu gibi dilin ötesinde bir ifadenin ürünüdür;
hareket, zaman, ritm, ışık, gölge, doku, renk ve ses
aracılığıyla kurulur. Metafor sinemaya tamamıyla
yabancıdır -sinema herşeyin bizzati kendisini istenildiği
gibi gösterme yeteneğine sahiptir, neden göstermek istediği
şeyi bir başka şeyi göstererek ikame etsin ki? Sinema dilden
kaçmak üzere kurulmuş bir formdur, öykü anlatma görevini
varlığını unutup dile dahil olma ve endüstrileşme süreci
içerisinde kazanmıştır. Rus konstrüktivizminin, alman
avangardının ve sürrealistlerin yeni ve daha öncekilerden
üstün bir form olarak sinemaya sarılmasının nedeni buydu.
Alexiev'in animasyonun sinemanın alt dalı olmadığını, tam
tersi bir ilişkinin varlığını söylerken bize
hatırlattığı şey sinemanın gerçekliği beceriksizce taklit
etmek üzere kurulmadığıdır. Vertov "ben kamera-gözüm,
size şimdiye kadar görmediğiniz bir dünya
göstereceğim" derken kastettiği eski hikayeleri yeni bir
biçimde anlatmak değildi. Öykü teatrikal ya da edebi formlar
aracılığıyla zaten yetkin bir şekilde anlatılabiliyordu,
sinema başka türlü bir ifade olmalıydı. Sinema ancak
kişisel tecrübelerle ilişki kurulabilecek yaşamsal olguları
(life-fact) kaydedebilir ve onları filmik olgular (film-fact)
olarak yeniden kurabilirdi. Kamera-göz yaşamla yeni ve
özgürleştirici bir ilişki kurmanın yoluydu. Sinema günlük
yaşamı ikame eden, gerçekliğe öykünen bir form değil kendi
-yaşamdan ayrı- gerçekliğini kuran ve bu gerçekliğin
günlük yaşamla ilişkisi içerisinde yaşamı dönüştüren,
özgürleştiren bir formdu.
Bu anlamda kameranın hareket alanı yeni yaşam biçiminin
içinde kurulduğu metropoldü. "Kameralı Adam",
"Berlin Büyükşehir Senfonisi" gibi filmler bu yeni
yaşam alanını tanımak ve dönüştürmek için yapıldı.
Modern metropole dair bir ifadeyi barındırabilecek, modernliği
ve metropolü duyumsatabilecek yegane aygıt sinemaydı,
sinemasal ve mekansal ifadelerin kuruluşundaki benzerliklerden
dolayı. Köy yaşamına dair imgeler resmedilebilir -hemen Van
Gogh geliyor akla-, ondokuzuncu yüzyılın sanayileşen kentinin
romanı yazılabilir, ama modern metropolün ancak sineması
yapılabilir. Metropol modernliğin kendi tarihini yarattığı
bir yaşam alanıdır, sinema bu tarihi kaydedip sonsuza kadar
saklayabilir. Modernliğin gelecek üzerine kurduğu tahakküm
metropolün caddelerinde, apartmanların fasatlarında suretini
bulmuştur ve bu suret ancak sinema tarafından layık olduğu
gibi -ritmiyle, hareketin örgütlenmesiyle, zamanın
akışıyla- belgelenip geleceğe aktarılabilir. Sinema
modernliğin hafızasıdır.
Modernliğin özgürlük vaadini unutmasıyla sinemanın
kitleleri özgürleştiren bir form olduğunu unutup kitleleri
günlük yaşamdan koparıp onları eğlendiren endüstriyel bir
gösteri biçimine dönüşmesi birbirine paralel gitti (yanlış
olmasın, bu tür bir eğilim sinemanın başlangıcından beri
vardı ve hala sinemanın deneysel yönüyle uğraşanlar var,
sözkonusu olan egemen kavramlaştırmanın dönüşümü).
Unutulanın hatırlanması: "Berlin Üzerinde
Gökyüzü". Wim Wenders'in "Berlin Üzerinde
Gökyüzü" filmi modernliğin, metropolün ve sinemanın
hatırlanmasıdır. Öykü anlatmak ön plana çıkan bir dert
değildir filmde; hareketin, mekanın ve şiirin -sinemanın
kendi gerçeğinin filmidir bu.
Film temel sorularını filmin hemen girişinde ortaya koyar;
"neden ben benim de sen değilim?... zaman nerede başladı
ve uzam nerede bitiyor?...neden buradayım da orada
değilim?...". Sorgulanan modern zaman, mekan ve özne
kategorileridir.
Bu sorular Berlin üzerinde yaşayan, "tarih"e vakıf
ama "zaman" dan habersiz, herşeyi gören- bilen,
heryerde olabilen, ama hiçbirşeye dokunamayan, hiçbirşeyi
değiştiremeyen iki meleğin görüşünden yapılan siyah-beyaz
bir Berlin tasvirine bağlanır. Bu tasvir Simmel'in
"Metropol ve Zihinsel Yaşam" da sunduğunun benzeri
bir kent toplumsallığı sunar. Bu kent artık sadece kentin
simgesi haline gelen Berlin Duvarıyla bölünmemiştir;
"herkesin çevresinde kendi duvarı, kendi sınırı var
artık, ve bu sınırın çevresinde 'no man's land' var. İnsan
bu sınırları ancak parolayı bilirse aşabilir" der
yaşlı soför. Kamera metropolün derinlikli ilişkilere izin
vermeyen ritmiyle grinin tonları arasında dolaşarak sıradan
insanların sıradan parçalanmışlıklarını gösterir.
Melekler aracılığıyla metropol insanlarının kopuk
düşüncelerini duyabilmektedir izleyici. Melekler
"akıl"ı ifade ederler. Herşeyi bilmelerine karşın
insanlara (bazı durumlarda kendilerini iyi hissetmelerini
sağlamanın ötesinde) yardım edemezler. Genç adam kendini
inşaatın tepesinden aşağı bıraktığında Cassiel'in tüm
yapabildiği düşüncesini dolduran acı dolu haykırışı
bastırmaya çalışmaktır. Herşeyin başlangıcından beri
oradadırlar, mekandan ve zamandan bağımsız, uzamın ve
tarihin (sadece) tanığı olarak. Cassiel içinde bulunduğu
durumu içselleştirmiştir; anlamak için uzak durmanın,
dışarda kalmanın gerekliliğine inanır. Diğer melek Damien
ise "anlayan" olma konumundan bıkmıştır,
duyumsamak, dokunmak, yaşamak istemektedir.
Trapezci kız Marion'la tanışması Damien'i (insan)
"olmak" için harekete geçirir. Marion yersiz-
yurtsuzdur, tarihiyle ilgisini kuran tek şey karavanındaki
fotoğraflardır. Filmin başındaki sorgulamayı sahiplenir;
simgesel düzenin parçalanmışlığının ötesine geçmek,
dilin dışında, imgeselliğin alanında, "varolmak yerine
varlık olmak" düşüncesindedir. "Ben dünya
olabilirim..."sözü böylesi bir bütünlük arzusunu ifade
eder.
Melekler (öznenin tarihle olan ilişkisini kuran belleğin
toplumsal karşılığı olan kütüphanede) filmin jeneriğinde
Homer olarak temsil edilen yaşlı tarihçiyle karşılaşırlar.
Cassiel onunla ilgilenir ve düşüncelerine ulaşır.
Tarihçinin temel sorunu artık insanların anlattıklarıyla
ilgilenmemeleridir. İnsanlar geçmişi olmayan bir şimdiyi
yaşamaktadır ve yaşlı tarihçi "çocukları" için
endişelenmektedir. Çünkü tarihçi ve Berlin (filmin de
pekçok kereler vurguladığı) faşizm deneyimini
yaşamıştır. Potsdamer Platz'ın bayraklarla ve kalabalıkla
dolu olduğu günleri hatırlar tarihçi. Çok şükür şimdi bu
alan terkedilmiştir, ama insanların "şimdiki ve
gelecekteki dertlerden korunması için" öykünün
anlatılması gerekir; insanlık öykücüsünü yitirirse
çocukluğunu da yitirmiş olacaktır.
Damien insan olur, renkleri öğrenir, zamanın akışını
görür. Berlin'in toplumsallığının öteki ucunu gösteren
yeraltı mekanlardan birinde, bir Nick Cave konserinde Marion'u
bulur. Nick Cave sahnede "From Her to Eternity"i
(O'ndan Sonsuza Kadar) söylemektedir. Marion sanki onu
tanımaktadır; birlikte olmaya, rastlantısallığa karşı
kendi tarihlerini yazmaya karar verirler. Bunun ciddi bir karar
olduğunun farkındadırlar. Bu birlikte varolmanın ötesinde,
birlikte varlık oluşturma deneyidir, öznenin olmadığı,
ailenin sözünün edilmediği bir toplumsallık vaadidir. Ancak
böylesi bir bütünlük içerisinde insanlar gerçekten yalnız
kalabilecektir. Tarihin bağlarından kurtulmuş, imgesel bir
geçmişin izinde yaşanacak şimdiki zaman; belirsiz, tanımsız
ama özgür, rastlantısal olmayan geleceği vaadetmektedir.
Özgürlük tanımlanamadığı, projelerle bağlanamadığı
ölçüde olabilir. Damien de insan olma tecrübesini ancak
böyle tam anlamıyla tadabileceğinin farkındadır.
Cassiel tüm bu sözleri siyah-beyaz bir endişeyle izlemektedir.
Tarihçiyi Berlin Duvarına doğru yürürken son kez görürüz;
"Kim arayacak beni,.. beni, onların öykücüsünü. Bana
şimdi eskisinden de çok gereksinimleri var." der.
Damien'in sesi "yola çıktık!" derken Cassiel'i
anıtın tepesinde oturmuş (hala siyah-beyaz) Berlin'e bakarken
görürüz. Wim Wenders'in bu ikircikli sona düştüğü not
"devam edecek"tir.
Film modern yaşamın ve metropolün dağılışının
ifadesidir. Dağılmakta olan şey bir kez daha hatırlanılmakta
ve sorgulanmaktadır. Bu sorgulama tekrar unutmayı önerir.
Metropol ve modernlik imkansızdır, unutulmalı ve yeni ve
kurucu bir yaşam kurulmalıdır.
Hatırlamanın hatırlanması: "Kentler ve Giysiler
Defteri". Wim Wenders'den bu kez George Pompidou Kültür
Merkezi için modayla alakalı kısa bir film yapması istenir. O
da çoktandır yaptığı işlerle ilgilendiği Japon modacı
Yoshi Yamamato’yu konu edinir. Ama filmin sorduğu sorular
modanın ötesine geçer.
Film hemen açılışında temel sorularını (bu kez karlı bir
televizyon ekranın üzerine) yazar; "Kimlik...Bir mekanın,
bir kişinin, bir şeyin kimliği... Kimliği nasıl
tanırsınız? Kendimizin bir imgesini yaratıyoruz, bu imgeye
uymaya çalışıyoruz. Bu mu kimlik dediğimiz? Kendimizle bizim
yarattığımız kendi imgemiz arasındaki uyuşma? Peki biz
kimiz? Biz kentlerde yaşıyoruz. Kentler bizde yaşıyor. Zaman
geçiyor. Bir kentten diğerine gidiyoruz... Herşey değişiyor,
hızla"
Görüntü karlı televizyon ekranından hareket halindeki bir
arabanın ön camından çekilmiş caddeye açılır, ekranın
sağ yarısını ise caddenin görüntüsünü yansıtan bir
televizyon ekranı kaplamaktadır. "En hızlı değişen ise
görüntüler. Ve elektronik imgelerin zincirlerinden
boşanmasını sağlayan patlamadan bu yana katlanarak
çoğalıyorlar. Electronik görüntü fotoğrafın yerini
alıyor. Fotoğrafa güvenmeyi öğrenmiştik, elektronik
görüntüye güvenmeyi de öğrenebilecekmiyiz? Resimde herşey
basitti, asıl olan biricikdi, ve her kopya kopyaydı, aslın
yeniden dökümü. Fotoğraf, ve daha sonra filmle, herşey daha
karmaşıklaştı. Asıl olan negatifti, basılmadan
varolamazdı. Herşey terine döndü, her kopya asıl oldu. Ama
şimdi, elektronik görüntü ve sonra sayısal görüntü,
artık negatif ve pozitif yok. Asıl fikrinin bizzati kendisi
kayboldu. Herşey bir kopya, bütün ayrımlar rastlantısal.
Kimlik fikrinin kendini böylesine muallak bir durumda bulmasına
şaşırmamalı."
Film Yoshi Yamamatoyu, Yamamato geçmişini ve şimdi ürettiği
işi hatırlar. Moda gibi had safhada gösterileşmiş,
kapitalistleşmiş ve endüstrileşmiş bir alanda bile
kişiselleşmenin yaratılabileceği ve günlük hayatla yapıcı
bir ilişki kurulabileceği hatırlanır. Tokyo’nun ışıklı
reklam panolarıyla, ekranlarla kaplı binaları, kalabalık
sokakları, delice ritmi hatırlanır. Hatırlamanın ta kendisi
hatırlanır;
"Birdenbire, Tokyo caddelerinin girdabında, bu şehrin
geçerli bir görüntüsünün sadece benim kutsal seluloid
görüntülerim olamayacığını, elektronik görüntü de
olabileceğinin farkına vardım. Kendi diliyle video kamera bu
şehri olması gerektiği gibi yakalıyabiliyordu. Şok
olmuştum, görüntülerin dili sinemaya has bir ayrıcalık
değildi. Herşeyi yeni baştan düzenlemek gerekmezmi şimdi;
bütün kimlik, dil, imge, yazarlık tasavvurlarını? Bunların
geleceği kimlerin elinde? Video klip yapımcılarının,
bilgisayar oyunu tasarımcılarının mı? Siktir. Peki ya sinema
ne olacak? Bütün o ışığın ve gölgenin, aşkın ve
nefretin, savaşın ve barışın ilimi kaybolup gidecek mi? Bu
zanaaat elektronik görüntülerin dünyasında işe yarar mı,
bu dünyaya uygun hale gelip bu dünyayı dönüştürebilir mi?
Video kamera bu çağın insanını August Santor’un fotoğraf
makinesinin ya da John Cassavetes’in film kamerasının
yirminci yüzyılın insanını anlattığı mükemmelikte
anlatabilir mi?"
Filmin kendisi sorunun cevabıdır. Video estetiğinin
hakimiyetinde kurulan anlatı, parçalanmış görüntüleri,
içiçe geçmiş ekranları, barındırır. Video kameranın
şimdiki anı yakalamaktaki ve aktarmaktaki biricik yeteneğini
sonuna kadar kullanır Wenders. Ve bu çağın insanını ve
mekanlarını (ancak bu şekilde) anlatabilir. Video kamera ait
olduğu televizyonun dünyasının dışına kaçırılır.
Televizyonun dünyasının dışında kalarak bu dünyanın
izlerini sürer, imgelerini yakalar. Bütün kaydettiklerini
televizyona dahil olmayan, televizyonun kendine mal edemeyiceği
bir biçimde düzenleyip sunar. Video kamera televizyonun
dünyasını yıkarak insanı özgürleştirir.
Bu hatırlamanın hatırlandığı bir andır. Dünya tam da
dağıldığı anda yeniden kurulabilir. Herşey bir hatırlama
anında olup biter, herşey yeni baştan kurulur, uygarlıklar
çöker, yeni özgürlük alanları açılır. Devrim sadece bir
hatırlama anıdır, özgürleşmenin olabilirliğinin
hatırlandığı an.
Aras Özgün + Ersan Ocak
Ankara, Ocak 1997