Gilles DELEUZE - SPINOZA DERSLERİ
24/01/78
Çeviren: Ulus Baker
@kör autonomedia
Bugün sürekli variyasyon üzerine çalışmamıza bir ara vererek, bir ders süresince, felsefe tarihine çok kesin bir nokta üzerinden bir geri dönüş yapacağız. Bu bir kesinti olacak; aranızda bazılarının isteği üzerine. Bu çok kesin nokta şununla ilgili: Spinoza’da bir fikir ve bir duygulam ne anlama gelir? Spinoza’da fikir ve duygulam. Mart ayı boyu yürüteceğimiz dersler sırasında, yine bazılarınızın isteğine uyarak, Kant’ta sentez ve zaman problemlerini tartışmak üzere bir ara daha vereceğiz.
Tarihe geri dönmek bende ilginç bir etki yaratıyor hep. Neredeyse bu küçük felsefe tarihi parçasını kısaca bir öykü olarak almanızı isteyeceğim. Eninde sonunda bir filozof yalnızca mefhumlar icat eden biri değildir; belki algılama tarzları da icat etmektedir. Gelişigüzel sayıp dökerek ilerleyeceğim. Salonun kısmen farklı alanlardan gelen bir karışım olduğunu varsayıyorum. Sanıyorum ki, felsefe tarihinin bahsettiği bütün filozoflar arasında Spinoza’nın çok istisnai bir konumu bulunuyor: Kitaplarına konu olan şeylere dokunma tarzının eşi benzeri yoktur.
Okumuş olup olmadığınız önemli değil, yalnızca bir öykü anlatıyorum. Terminoloji konusunda bazı uyarılarla başlıyorum. Spinoza’nın "Etik" adlı Latince yazılmış temel kitabında iki kelimeye rastlıyoruz: AFFECTIO ve AFFECTUS. Bazı çevirmenler çok tuhaf bir şekilde aynı sözcükle karşılıyorlar bu ikisini. Bu tam bir felakettir. Bu iki terimi, affectio ile affectus’u "affection" (duygulanış) diye çeviriyorlar. Bunun bir felaket olduğunu söylüyorum, çünkü eğer bir filozof iki farklı kelime kullanıyorsa, ilke olarak, bir nedeni vardır bunun. Üstelik Fransızca da affectio ile affectus’u tercüme edebilecek iki kesin sözcüğü kolayca sunuyor bize: Affectus için affect (duygulam) affectio içinse affection (duygulanış). Bazı çevirmenler affectio’yu affection diye, affectus’u ise "sentiment" (his) diye tercüme ediyorlar. Aynı sözcükle çevirmekten daha iyi bu; ama Fransızca’da affect sözcüğü dururken "his" sözcüğüne başvurmaya bir gerek görmüyorum.
Demek ki, affect (duygulam) sözcüğünü kullandığımda Spinoza’nın affectus’undan bahsediyorum. Affection (duygulanış) sözcüğüyle ise, affectio’yu kastediyorum.
Birinci nokta: Bir fikir nedir? Spinoza’nın en basit önermelerini anlamak için bile, nedir bir fikir? Bu nokta üzerinde Spinoza özgün değildir. Fikir sözcüğünü herkesin aldığı anlamda almaktadır. Fikir adı verilen şey, herhangi bir şeyi temsil eden bir düşünme tarzıdır. Temsili bir düşünme tarzı. Yine terminoloji açısından, Orta-Çağlardan bu yana fikrin bu yönünün "nesnel gerçeklik" adını aldığını bilmek çok faydalı olur. 17. yüzyıla ya da daha öncesine ait bir metinde fikrin nesnel gerçekliği gibisinden bir şeyle karşılaşırsanız bu her zaman şu anlama gelir: Bir şeyin temsili olarak ele alınması açısından fikir. Bu fikrin temsil ettiği şeyle olan ilişkisidir.
Demek ki, çok basit bir şeyden hareket ediyoruz: Fikir temsili karakteri bakımından tanımlanan bir düşünme tarzıdır. Bu bize daha şimdiden fikir ile duygulam (affectus) arasında bir ayrım yapma şansı veriyor; çünkü hiç bir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzına bundan böyle duygulam adını vereceğiz. Peki, bu ne demektir? Şimdi gelişigüzel, birinin duygulam veya his adını verdiği bir şeyi ele alın. Mesela bir umut, bir bunaltı, bir aşk... Bu temsili değildir. Elbette sevilen bir şeyin bir fikri mevcuttur; umut edilen şeyin bir fikri vardır; ama olduğu haliyle umut ya da aşk hiçbir şey, kesin olarak hiçbir şeyi temsil etmezler.
Temsil-etmeyişi açısından her düşünme tarzı duygulam adını alacaktır. Bir istek, bir irade, kesin bir şekilde, bir şey istediğimi anlatır; istediğim şey bir temsil nesnesidir; istediğim şey bir fikirde verilidir; ama istemem bir fikir değildir, bir duygulamdır; çünkü temsili olmayan bir düşünme tarzıdır. İyi gidiyor değil mi? Karışık bir şey yok...
Spinoza buradan dolaysızca fikrin duygulamdan önce olduğu
düşüncesine atlıyor; ve bu da zaten 17. yüzyılda ortak
olarak kabul edilen bir şey; Spinoza’nın özgün olduğu
yerlere bile henüz girmiş değiliz. Fikrin duygulama göre
önceliğinin çok basit bir nedeni var: Sevmek için, istediği
kadar belirsiz olsun, istediği kadar karışık olsun, sevilen
şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir.
İstemek için de istediği kadar karışık, istediği kadar
belirsiz olsun, istenen şeyin bir fikrine sahip olmak gerekir.
"Ne hissettiğimi bilmiyorum" dendiğinde bile,
istediği kadar karışık olsun, nesnenin bir temsili vardır.
İstediği kadar belirsiz olsun. Demek ki fikrin duygulama göre
hem kronolojik, hem de mantıksal bir önceliği vardır. Yani
temsili düşünme tarzlarının temsili olmayan düşünme
tarzlarına önceliği. Eğer okuyucu bu mantıksal önceliği
bir indirgeme olarak anlarsa, tam anlamıyla her şeyi mahvedecek
bir anlayışsızlık doğacaktır. Duygulamın kendisinden önce
bir fikrin olmasını gerektirmesi kesin olarak onun fikre ya da
bir fikirler kombinasyonuna indirgenebileceği anlamına gelmez.
Şuradan hareket etmemiz gerekir: Fikir ile duygulam doğaları
bakımından birbirlerinden farklı, birbirlerine indirgenemez
iki düşünme tarzı türüdür. Ancak şöyle bir ilişkileri
vardır: İstediği kadar karışık olsun, duygulam bir fikri
varsayar. Bu ilk nokta.
Fikir-duygulam ilişkisini sunmanın daha az yüzeysel ikinci tarzı: Fikrin son derecede basit bir karakterinden yola çıktığımızı hatırlıyorsunuz. Fikir, temsil ettiği ölçüde bir düşüncedir; temsili olarak bir düşünme tarzıdır ve bir fikrin nesnel gerçekliğinden bu anlamda bahsetmekteyiz. Yalnız, bir fikrin sadece nesnel bir gerçekliği yoktur; terminolojiye bağlı olarak, biçimsel bir gerçekliği de vardır.
Fikrin biçimsel gerçekliği nedir? Bir kez nesnel gerçekliğin fikrin herhangi bir şeyi temsil etmesi açısından gerçekliği olmaktan öteye gitmediğini söyledikten sonra, fikrin biçimsel gerçekliği, diyeceğiz, şudur –o zaman işler çok karmaşıklaşıp bir anda çok ilginç bir hal alacak—bu kendisi de bizzat bir şey olması açısından fikrin gerçekliğidir.
Üçgen fikrinin nesnel gerçekliği, üçgen nesnesini temsil etmesi bakımından üçgenin fikridir; ama üçgen fikri de, bizzat bir şeydir. Zaten, onun da bir şey olması bakımından o şeyin bir fikrini her zaman oluşturabilirim; yani bir fikrin fikrini her zaman kurabilirim. Öyleyse yalnızca her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemekle kalmayacağım –çünkü her fikrin bir şeyin fikri olduğunu söylemek her fikrin nesnel bir gerçekliği olduğunu, bir şeyi temsil ettiğini söylemek demektir--, üstüne bir de bizzat kendisi bir fikir olarak herhangi bir şey olduğu için fikrin biçimsel bir gerçekliği olduğunu da söyleyeceğim.
Ne demektir bu, fikrin biçimsel gerçekliği? Bu seviyede daha ötelere doğru devam edebilmemiz zor; bu konuyu bir kenara bırakacağız. Yalnız şimdilik fikrin bu biçimsel gerçekliğinin Spinoza’nın çok sık olarak kendi başına fikir olması bakımından fikrin belli bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesi adını verdiği şey olduğunu eklemek gerekiyor. Her fikrin, fikir olarak, belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Kuşkusuz bu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun temsil ettiği nesneye bağlıdır; ancak onunla karıştırılmaması gerekir: Fikrin biçimsel gerçekliği, yani fikrin olduğu şey ya da kendinde sahip olduğu gerçeklik veya yetkinlik derecesi onun içsel bir karakteridir. Fikrin nesnel gerçekliği, yani fikrin temsil ettiği nesneyle olan ilişkisiyse, onun dışsal karakteridir. Fikrin dışsal karakteriyle içsel karakterinin temelli birbirlerine bağlı olduğu söylenebilir; ama yine de bunlar aynı şey değildirler. Tanrı fikriyle kurbağa fikrinin farklı nesnel gerçeklikleri vardır; yani aynı şeyi temsil etmezler; ama aynı zamanda aynı içsel gerçekliğe de sahip değildirler, aynı biçimsel gerçekliklere sahip değildirler; yani birinin –hissedebiliyorsunuz değil mi?-- ötekine göre sonsuzca daha büyük bir gerçeklik derecesi vardır. Tanrı fikrinin, sonlu bir şeyin fikri olan kurbağa fikrine göre sonsuz ölçüde daha büyük bir biçimsel gerçekliği, içsel gerçeklik veya yetkinlik derecesi vardır.
Eğer bunu anladıysanız, hemen her şeyi anlamış sayılırsınız. Demek ki fikrin biçimsel bir gerçekliği vardır; yani fikir kendi başına bir şeydir. Bu biçimsel gerçeklik onun içsel karakteridir ve bu da onun kendinde kuşattığı gerçeklik veya yetkinlik derecesidir.
Biraz önce, fikri nesnel gerçekliğiyle ya da temsili karakteriyle tanımladığımda fikir ile duygulamı dolaysızca karşıtlaştırmış ve duygulamın kesin anlamıyla temsili karakteri olmayan bir düşünme tarzı olduğunu söylemiştim. Şimdiyse fikri şöyle tanımlıyorum: Her fikir bir şeydir; sadece bir şeyin fikri değil, bizzat kendisi de bir şeydir; yani kendine ait olan, kendine özgü bir gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahiptir. Demek ki, bu ikinci düzeyde, fikir ile duygulam arasında temel bir fark keşfetmem gerekir.
Neler olup biter hayatta? İki şey olup biter... Ve burada
Spinoza’nın geometrik bir yöntem kullanıyor olması son
derecede ilginçtir; bilirsiniz, Ethica önermeler, kanıtlamalar
vs. halinde sunulur... Ve üstelik, ne kadar matematik olursa, o
kadar olağanüstü ölçüde somut bir hale gelir.
Fikir ile duygulam üstüne bütün söylediklerim, bütün bu
açıklamalar Ethica’nın ikinci ve üçüncü kitaplarına
gönderirler. Bu ikinci ve üçüncü kitaplarda Spinoza bize
hayatımızın, bana son derece ikna edici gelen bir tür
geometrik portresini yapmaktadır. Bu geometrik portre bize,
kabaca söylemek gerekirse, fikirlerimizin sürekli olarak
birbirlerini takip ettiklerini söylemeye dayanır: Bir fikir
başka bir fikri kovalar, bir fikir başka bir fikrin yerini
alır... Ve bu anlıktır... Bir algı belli bir fikir tipidir;
neden böyle olduğunu birazdan göreceğiz. Biraz önce yüzüm
bu tarafa dönüktü, salonun şu kenarını görüyordum; sonra
bu tarafa döndüm... İşte başka bir fikir. Sokakta geziyorum;
insanlarla karşılaşıyorum. Günaydın Pierre diyorum; sonra
dönüyorum ve günaydın Paul diyorum. Ya da değişip duran
şeyler oluyor: Güneşe bakıyorum ve güneş yavaş yavaş
gözden kayboluyor, kendimi gece karanlığının ortasında
buluveriyorum. Öyleyse bu bir ardışıklıklar dizisi,
fikirlerin bir arada oluşları, birbirlerini takip edişleridir.
Ama bu arad bir şeyler daha olup bitmiyor mu? Gündelik
hayatımız yalnızca birbirlerini takip eden fikirlerden
oluşmaz. Spinoza "automaton" terimini kullanır; der
ki biz ruhsal otomatlarız; yani fikirlere bizim sahip
olmamızdan daha fazla, fikirlerdir kendilerini bizde olumlayan.
Fikirlerin böyle birbirlerini takip edişinin yanında ne
olmaktadır? Bir şey daha var; yani bende, değişmeyi bir an
olsun burakmayan bir şey daha oluyor. Fikirlerin kendilerinin
birbirlerini takip edişiyle aynı şey olmayan bir variyasyon
rejimi var. "Variyasyonlar", değişip durmalar... Bu
yapmak istediğimizde bize yardım edecek –tek sıkıntımız
Spinoza’nın bu sözcüğü kullanmamış olması.
Nedir bu variyasyon? Örneğime geri dönüyorum: Sokakta bana
çok sevimsiz gelen Pierre’le karşılaşıyorum; sonra onun
yanından geçiyorum ve günaydın Pierre diyorum... Belki de
korku duyuyorum... Sonra aniden bana çok sevimli gelen Paul’u
görüyorum ve günaydın Paul diyorum; kendimden daha emin,
memnun, iyi... Ama başka bir şey var burada: Bende böylece bir
variyasyon da işliyor –bu noktada Spinoza’nın sözcükleri
çok kesindirler; hemen sayıyorum: Varolma gücümün
(variyasyonu) ya da bununla eş anlamlı olarak kullandığı
başka bir kelime: Vis existendi; varolma kuvveti veya potentia
agendi, eyleme gücü; ve bu variyasyonlar süreklidirler.
Spinoza için varolma gücünün veya eyleme gücünün sürekli
bir variyasyonu olduğunu söyleyeceğim –ve varolmak bu
demektir.
Benim yine de Spinoza tarafından daha önce verilmiş şu budalaca örneğime, günaydın Pierre, günaydın Paul’a nasıl bağlanıyor bu? Hazetmediğim Pierre’i gördüğümde bana bir fikir, Pierre fikri veriliyor; hoşlandığım Paul’u gördüğümdeyse, bana bir Paul fikri veriliyor... Benimle ilişkileri içinde bu fikirlerin her birinin belli bir gerçeklik veya yetkinlik derecesi var. Paul fikrinin, benim için, Pierre fikrine göre daha fazla içsel yetkinliği olduğunu söyleyeceğim; çünkü Paul fikri beni memnun ederken Pierre fikri acı veriyor bana. Ve Paul fikri Pierre fikrini takip ettiği zaman varolma gücümün veya eyleme gücümün arttığını, desteklendiğini söylemek uygun olur burada. Aksine, tersi olursa; beni neşelendiren birini gördükten sonra beni kederlendiren birini görürsem, eyleme gücümün bastırıldığını, engellendiğini, ya da susturulduğunu söylerim. Bu düzeyde artık terminolojik meselelerle mi uğraştığımızı yoksa daha şimdiden çok daha somut bir şeye mi dokunduğumuzu pek bilemiyoruz.
Öyleyse, herbiri kendi yetkinlik derecesine, içsel gerçeklik ya da yetkinlik derecesine sahip fikirler bizde birbirlerini takip ettikleri ölçüde, bu fikirleri alanın, yani benim bir yetkinlik derecesinden başka bir yetkinlik derecesine durmaksızın geçtiğimi söylemeliyim. Başka terimlerle söylersek, insanın sahip olduğu fikirlere bağlı olarak eyleme gücünün veya varolma kuvvetinin artma-azalma-artma-azalma şeklinde süregiden devamlı bir variyasyonu vardır. Bu zor deneyim içinde güzelliğin nasıl çiçek açtığını hissedin. Varoluşun böyle sunulması hiç de kötü değil daha şimdiden; tam anlamıyla sokaktaki varoluşumuz bu. Spinoza’yı gezip dolaşırken gözlerinizin önüne getirin; ve o varoluşu gerçekten böyle bir sürekli variyasyon halinde yaşıyor: Bir fikir başka bir fikrin yerini aldığı ölçüde durmadan bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçerim; çok ufak bir fark da olsa... Ve hem fikirlerle bağdaşmasında hem de fikirlerle arasındaki doğal farkta duygulamı (affectus) tanımlayacak olan da işte sürekli variyasyonun bu melodik çizgisidir. Bu doğa farkıyla bu bağdaşmayı iyi anlamalıyız. Size uyar mı uymaz mı bilmem. Hepimizin elinde affectus’un daha sağlam bir tanımı var artık: Spinoza’da affectus varolma kuvvetinin, sürekli variyasyonudur (onun ağzından konuşan benim; o bunu söylemedi çünkü çok genç öldü) –bu variyasyon sahip olunan fikirlerce belirlendiği ölçekte...
Ve bu noktada, üçüncü kitabın sonundaki "Affectus’un genel tanımı" başlıklı son derecede önemli bir metinde Spinoza şunu söylüyor bize: Sakın benim kavradığım anlamıyla affectus’u fikirleri karşılaştırmaya bağlı olduğunu düşünmeyin. Şunu demek istiyor: Bırakın fikir duygulamdan önce gelsin isterse; fikir ile duygulam doğalarında farklı iki şeydir; duygulam fikirlerin zihin tarafından birbirleriyle karşılaştırılmasına indirgenemez; duygulam bir yetkinlik derecesinden bir başkasına geçiş, ya da sıçrayış yaşantısı tarafından oluşturulur; elbette bu geçiş fikirlerce belirlendiği ölçüde; ancak duygulamın kendisi asla bir fikir değildir. Duygulamı oluşturur.
Pierre fikrinden Paul fikrine geçtiğimde eyleme gücünün arttığını söylerim; Paul fikrinden Pierre fikrine geçtiğimdeyse eyleme gücünün azaldığını. Bu ise, Pierre’i gördüğümde kederle duygulandığım, Paul’ü gördüğümdeyse neşeyle duygulandığım demektir. Ve Spinoza, sürekli variyasyonun duygulamın oluşturduğu bu melodik çizgisi üzerinde iki kutup tayin edecektir: Neşe-Keder. Bunlar onun için temel tutkular olacaklardır: Eyleme gücümün azalışını içeren her tutku, hangi tutku olursa olsun keder, eyleme gücümdeki bir artışı kuşatan her tutkuysa neşe adını alacaktır. Bu ise Spinoza’ya mesela çok temel bir ahlaki ve siyasal soruna temas etme fırsatı verecektir; bu onun siyasal sorunu kendine soruş tarzını oluşturacaktır: Nasıl oluyor da iktidar sahibi insanlar, hangi alanda olursa olsunlar, bizi kederli bir tarzda duygulandırmaya, etkilemeye ihtiyaç duyuyorlar? Neden kederli tutkuları gereksiniyorlar? Evet, kederli tutkular tattırmak iktidarın işleyişi için zorunludur. Ve Tanrıbilimsel-Siyasal Çalışma’sında Spinoza bunun despot ile rahip arasındaki derin bağ olduğunu söylüyor –tebaalarının kederine ihtiyaçları var onların. Burada, kederi, üzüntüyü sıradan bir anlamda almadığını iyi anlıyorsunuz değil mi? Kederi, ona vermeyi iyi bildiği kesin olarak belirli bir anlamda kullanıyor: Keder gücün azalmasını içermesi bakımından duygulamdır.
Fikir-Duygulam arasında yaptığım ilk ayrımı anlatırken (duygulamın hiçbir şeyi temsil etmeyen bir düşünme tarzı olduğu) duygulamın hiçbir şeyi temsil etmediğini söylediğimde, teknik terimlere dökersek bunun basitçe nominal bir tanımdan, isterseniz, dışsal, dıştan bir tanımdan ibaret olduğundan bahsetmekteydim aslında.
İkincisi, bir taraftan fikrin kendinde içsel bir gerçekliği olan şey olduğunu, duygulamın ise sürekli variyasyon, veya bir gerçeklik derecesinden bir başkasına, bir yetkinlik derecesinden ötekine geçiş olduğunu söylediğimdeyse, artık nominal denen tanımlar alanında değiliz; artık elimizde gerçek bir tanım var. Gerçek bir tanım ise, şeyi tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda o şeyin mümkün olduğunu da gösteren bir tanımdır.
Burada önemli olan Spinoza’ya göre nasıl ruhsal otomatlar
olarak imal edilmiş olduğumuzu görmeniz. Ruhsal otomatlar
olarak bizde her zaman birbirini takip eden fikirler var ve bu
fikirler silsilesi boyunca eyleme gücümüz ya da varolma
kuvvetimiz sürekli olarak, sürekli bir çizgi üzerinde
artıyor ve azalıyor ve işte bu da affectus dediğimiz şey.
İşte bu varolmak dediğimiz şey.
Demek ki affectus birinin varolma kuvvetinin sürekli
variyasyonudur; bu variyasyon o kişinin sahip olduğu fikirler
tarafından belirlendiği ölçüde. Ama bir kez daha,
"belirlenmiş" demek variyasyonun o kişinin sahip
olduğu fikirlere indirgenebileceği anlamına gelmiyor; çünkü
bendeki fikir sonucundan başka hiçbir şeyden başka bir bilgi
vermez bana; bana yalnızca biraz önce sahip olduğum bir fikre
oranla, şu anda eyleme gücümü arttırmış mıdır,
azaltmış mıdır, yalnız bunun bilgisini verir. Ve burada bir
karşılaştırma yapmış olmam da söz konusu değildir;
kaydırak üzerinde bir hareket, eyleme gücünün düşüşü ya
da yükselişi söz konusudur.
Sorun yok, soru da yok.