körotonomedya - otonomi tartışması


 

İmparatorluk ve Pratico-Inerte
Ulus Baker, 3 Eylül 2001

Toni Negri'nin Hegelci degil Spinozaci oldugunu biliyoruz. Oysa Imparatorluk Hegel'in ciddi izlerini tasiyor --tabii ki yadsima olarak... Bu izler "gücümüzü asan" bir Tarih gibi isliyorlar. Hegel'in Tarih mefhumunu ortaya atmasi Romantik bir meseleydi, ama çok ciddi nedenleri vardi: nasil Kantçi "Yüce" mefhumu hafsalanin alamadigi, hayalgücümüzün ve kavramlarimizin yetmedigi bir olgu karsisinda düsünme kudretimizin yedigi bir sok ise, Hegel de Tarihe baktiginda bir sok yemis olmali... Jena'da ders verdigi siralarda Napoléon ordulari kenti kusatiyorlar ve top atesi basliyor... Penceresinden ürkerek baktiginda asagida marangozlarin top atesini hiç iplemeden çalismalarina devam ettiklerini görüyor... Ve sanirim bir anda bir sey hissediyor: "bütün bunlarin bir amaci olmali..." Tarih sadece bir anlamsiz olaylar, savaslar, entrikalar, katliamlar yigini olarak görünüyor gözümüze... Peki ama buna nasil katlanilir?

Kant Hegel'den önce su soruyu sormustu bile: "ilerleme" düsüncesi, yani Tarihe güven nasil mümkündür? Bunun için bazi isaretler olmali: Kant'a göre bu isaretlerden ilki "signum rememorativum" idi (Fakültelerin Çatismasi adli çok ilginç kitabindan: §348: "Signatum actuale, §347, vel present est, tunc signum dicitur demonstrativum; vel praeteritum, tunc signum dicitur mnemonicum, vel futurum, §298, tunc dicitur prognosticon.) --yani insanlar, tarihte her zaman, hep basarisiz olsalar da, gelecekteki daha iyi bir hayat için mücadele etmeye hazirdilar... Su anda, yani Aydinlanma Çaginin ortasinda ve Devrimin göbeginde, anlasiliyor ki buna hala hazirlar: Kant Fransiz Devrimini selamlarken onun "gesticulatio"sunu (siyasi cinayet ve terör serileri, savas ve katliamlar) önemsememisti... Onun için önemli olan sey, açikçasi herkes için çok büyük fedakarliklar gerektiren bu devrimin yine de halklar için bir cosku nesnesi nasil olduguydu... Cosku, Enthusiasmus, burada anahtar terim olmali...

Kant için coskuyu uyandirabilecek güç ne bilgi ne de ahlak olarak görünüyor... bu güç daha çok Yüce ve Güzel ile ilgili --daha güzel bir hayat, daha "yüce" bir Varolus... O bunu fakültelerin, yani yetilerin çatismasinin bir ürünü olarak gördü: ilerleme zaten bu demekti... ama Kant son büyük kitabi olan "Yargigücünün Elestirisi"nde (Kritik der Urteilskraft) "yüceligi" Dogaya aklin atfedebildigi bir amaç (telos) olarak görmüstü: ne zaman ki zihin Doganin kudretine, güzelligine ve muhtesem isleyisine hayran kalir ve ayni zamanda ondan korkar (saygi) o zaman "yüce" duygusu hakim olur... Kant için bu Heidegger'in söyledigi gibi bir Noo-sok, beyne inen bir soktu... Ama olumluydu, çünkü fikirlerin düsünülmesine yol açiyordu... Biz genellikle böyle soklar yemeden fikirlerimizi pek düsünüyor degiliz --onlar bizde varlar, ama bu, Heidegger'in Kant'i yorumlarken söyledigi gibi, "onlari düsünmeye muktedir oldugumuz" manasina gelmiyor...

O halde Kant için amacini bilemedigimiz, asla bilemeyecegimiz Dogaya --ya da varolmanin bütününe-- bir "amaç" atfettigimizde Yüce ile karsilasiyoruz --mesela onu bir Tanrinin yaratmis oldugunu düsünmemiz en kolay çözüm --Newton bunu yapiyordu mesela... Ama Kant'in bu "yüce" ve "Doganin amaçliligi" meselesinde çok daha derin bir sorgulamasi var: Onda aslinda Aklin kendisi, kendisini sonsuzca asan, hayal edemedigi, kavrayamadigi bir Dogaya "bir amaci var" diyebildigi ölçüde kendi kendine hayran oluyor, kendi yüceligini hissetmeye basliyor...

Iste bu Doga'nin yerini Hegel'de --benim hissedebildigim kadariyla-- Tarih aliyor... Tarih'in amacini bilemeyiz... Doga ise hiç degismez... o Ide'nin yabancilastigi yerdir yalnizca... yabancilastirir çünkü "agir çeker" --çünkü maddeden ve mesakkatten olusmustur... Bu tam anlamiyla Sartre'in o cehennemi "pratico-inerte"idir... Hegel bunu o kadar olumsuzlamaz... ne de olsa romantiktir ve henüz hayat ile uyum içindedir... Ama benzeri bir "yabancilasma" mefhumu günümüzde, savaslarin, aldatmacalarin, kapitalizmin yerden göge kurumlastiklari bir dünyada muhakkak ki Sartre gibi birine (belki Heidegger ve epeyce digerlerine de) onmaz bir kötümserlik yasatacaktir... Ve Hegel için Tarih ilk bakista bir "kötülükler yigini" olarak görünür... Bu bakis açisi zorunlu olarak Walter Benjamin'in Tarih Üstüne Dokuz Tezi'nde de var:

"Klee'nin Angelus Novus (Yeni Melek) adli bir tablosu sanki gözlerini dikmis hep pür dikkat seyredegeldigi bir seyden uzaklasiyor gibi olan bir melegi resmeder. Gözleri bakmaktadir, agzi açik... kanatlari yayilmis... Iste bu Tarih'in meleginin resmidir... Yüzü, öyle, geçmise dönük... Nerede bir olaylar zinciri farkedersek o orada, ayaklarinin dibinde tek ve topyekün bir felaketi görür... Yigilmis acilar, felaketler, yakaris ve haykirislar... Melek durabilmek ister --ölenleri canlandirmak ve mahvedilmis bütünlügü yeniden kurmak ister... Ama öyle bir firtina vardir ki Cennetten gelen; ona kapilmistir artik --ve kanatlari bu rüzgara o kadar büyük bir siddetle boyun egiyordur ki artik onlari kapatip yere inemiyordur bile... Firtina onu direnemeyecegi kadar büyük bir güçle o arkasini döndügü gelecege dogru itmektedir... ve önündeki çöp ve felaketler yigini büyüyüp durmaktadir her an... Iste bu firtina bizim ilerleme dedigimiz seydir..." (Walter Benjamin, Tarih Üstüne Dokuzuncu Tez)

Ben hiçbir yazida bu kadar dinamik bir anlatiyla karsilasmis degilim (naçizane ben çevirmek zorunda kaldim, çünkü Türkçe tercümesi yanimda yoktu --ama Pasajlar'da esas çevirisini bulabilirsiniz)... Wim Wenders'in Berlin Üstünde Gökyüzü'nde degindigi "düsünceleri okuyan" ama "hayata müdahale edemeyen" melek de böyle bir sey olmali... Ama her durumda Tarih bizim için bir "öfkedir"... Tipki Nietzsche'nin hatirlattigi gibi: "tarih bize onbinyillarin tekne kazintisi oldugumuzu ögretir sadece"... Ama bu ögrenme olmadikça tekne kazintisi olarak da kalacagiz demektir... Hegelci "Tarih" kavrayisi, bildigimiz gibi, kismen de olsa Marx'i da sarip sarmalamisti...

Horkheimer, yine Hegelci bir elestirel çizgide düsünürken, materyalizmin karsitinin idealizmden çok "muhafazakarlik" oldugunu farkedenlerden biriydi: yoldasi Karl Mannheim'in gösterdigi gibi "muhafazakar" öyle geçmise bagli ve onu yasatmaya çalisan bir "idealist" degildir... tam anlamiyla yüzü gelecege dönüktür (Benjamin'in Meleginin tersine) ve o, kendi çolugu çocugu da dahil olmak üzere, onun bildigi, istedigi gibi yasasinlar ister... Muhafazakarin tek motifi gelecegin kendini asmamasidir ve o bunu Nietzsche'nin bahsettigi o korkunç "ressentiment" ile arzulamaktadir... Sanki Sartre'a atfedebilecegimiz bir söz var aklimda --gelecek muazzam bir amorf maddeler birikimidir ve biz bütün muhafazakar ideolojimizle, bilimimizle, sanatimizla, o madde yiginina bir form vermekle ugrasip duruyoruz...

Iste bu anlamda Hegel Tarih'in "askin" oldugunu düsünebildi ve onu Kant'in Doga'sinin yerine koymaya karar verdi... Bütün bu felaketlerin bir manasi, bir amaci, bir hedefi olmali ve bu hedef de "iyi" olmali diye düsünmeye çalisti... Belki sonuçta Marx'in kiyasiya elestirdigi o tuhaf felsefi sistemi kurdu ama bence sorusu yüzyillar sonra Tarkovsky'nin Andrey Rublev'de sormus oldugu sorudan pek farkli degil: hayatin gerçek güçleri neler ve onlari nasil anlar, kullanabiliriz?

Iste bu soru bizi yeniden Spinoza'nin o son derecede güçlü arayislarina yeniden tasiyabilir... Yoksa Spinoza da, Hegel de --hatta Marx ve Negri de-- hiçbir isimize yaramaz... Spinozaci açidan, bu yüzden... bir dizi "tarih tezi" de ben önermek istiyorum bu yüzden:

1.

Tarih gecikmedir... Bir sanat tarihimiz var, çünkü Doganin yaptigi türden seyleri dinsel ve ayinsel (ritüel) pratiklerimizden oldukça geç kurtarmis varliklariz biz... Yaklasik yüzyildir bu sanatin tarihini yazabiliyoruz, çünkü, Godard'in hatirlattigi gibi, ilk resimler yapildiktan ondokuz bin yil sonra fotograf icat edildi... Nerede bir gecikme varsa orada "tarih" vardir... Gecikmeyenlerin tarihi olmaz... çünkü hafizalari salt operasyoneldir --yani hayvanlar gibi...

2.

Tarih hep bizimledir --bize sürekli olarak "geciktigimizi" hatirlatmak için... Geçmis hatirlayabildigimiz, ya da kesfedebildigimiz tek seydir. Bazan "modernlesme" projelerinde olduu gibi, gelecege dair bir imajimiz olabilir... Ama bu yalnizca bir imajdir... Onu yakalamak, ona erismek isteriz tabii... aba onu yakaladigimiz anda imajin kaynagi da degismis olacaktir tabii ki... Bu yalnizca Üçüncü Dünyali için geçerli degildir: ilk gelen bile gecikmistir zaten...

3.

Tarih bizi yorar... Deleuze'ün söyledigi gibi "tarihçilikte hep bir köylülük vardir". Buna yazilabilmis en güzel tarih eserlerinin Annales Ekolünün Ortaçag köylülügü üstüne yazdiklari oldugunu eklemek gerekir mi bilmem... "Yorulma" da köylü hayatindadir --kent hayati belki yorar ama bunu hissetmemek zorundasiniz... Yoksa yokolursunuz...

4.

Tarihten bahsedilemez aslinda... Çünkü Deleuze'ün söyledigi gibi, "zamandan bahsetmek için vakit her zaman artik çok geçtir"... Bu en az Hegel'in "Minerva'nin baykusu karanlik çöktükten sonra uçar" sözüyle esdegerdir...

Bu dört tezin isiginda The Empire'da --onu okurken-- Tarih'te artik kendimizi görmek zorunda olmadigimiz, mutlak bir simdiligin gereklerini hissediyoruz... Defalarca "devrim" oldu ve biz hala buradayiz... Ama bu "devrimcilik" adini verdigimiz ruh ve beden halini ortadan kaldirmaz... Insanlar çok büyük sayida "basarisiz" devrim yasamislar --1643 Ingiliz Devrimi bize Cromwell diktatörlügünü vermis, 1789 Fransiz Devrimi ise Napoléon imparatorlugunu... Hannah Arendt'in pek sevdigi Amerikan Devrimi ise bize bugünkü ABD'yi verdi... Rus Devrimini ise hiç sormayin ---sonuçta Stalin geldi... otuz yil geçtikten sonra ise hersey yikildi ve havada...

Bütün bu yaziyi Sartre'in "pratico-inerte"inden neler alabiliriz diye yazdim... Tabii ki benim tezim maddeyi onun gibi lanetlemek degil, onunla ne yapabilecegimiz gibi "pratik" nitelikli bir soru sormak... Sartre bile o cehennemi kavramini icat ederken bu tür sorular soruyordu herhalde... O insan pratiginin (praxis) ölümcül bir maddeyle --tarihle, dille, kurumlarla ve üretimle-- sürekli bir mücadele içinde oldugunu söylüyordu... Baska bir deyisle The Empire ile bir devrim yasiyor degiliz...

The Empire'in önemi onun bir "praxis" kitabi olmasi... sadece entellektüellere ve akademisyenlere hitap etmiyor... hepimizi öznellik taslaklari halinde, isin içine katiyor... ve BU ISI YAPACAGIZ...